Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

 

Aşkı muhteşem bir müzikle anlatan Fransız yönetmen Claude Lelouch, aşk nedeniyle bazen hayatımızın tepe taklak olacağını, acı çekeceğimizi ve hiç yaşamadığımız duyguları yaşayacağımızı öne sürüyor. Bir Kadın+Bir Erkek filmiyle dikkatimizi aşka ve onun yaşattıklarına çeken yönetmen, gücünü karakterlerden, özellikle de müzisyen karakter Antoine’den alıyor. Açıkça ifade etmek gerekirse; yönetmen müziği çok sevdiği için böyle bir senaryo yazdığını ifade ediyor, zaten ifade ettiği şey istisnasız bir şekilde perdeye yansıyor. Müzik içinde müzik kavramını da gözden kaçırmıyoruz tabi…

Hint felsefelerini ve öğretilerini hikâyenin merceğine oturtan Bir Kadın+Bir Erkek”, öyle bir film ki Fransız filmi ki, seyirciyi hem güldürüyor, hem de üzüyor. Fransızların Bollywood versiyonu olan film, Hindistan’ın Ganj nehrinin her derde deva olup, umutsuz aşkları bile tedavi ettiğini perdeye yansıtıyor. Peki, gerçekten Ganj nehri her derde deva mı? Rivayete göre; hikâyeye konu olan Ganj insanların üzerlerindeki yükleri attıklarında mutlu olacaklarını ve hafifleyeceklerini vurguluyor. Özgür olmak da cabası! Mistik inanışla süslü olan hikâye, karakterlerin kişisel yolculuklarını Ganj ile birleştiriyor, buradaki Ganj aslında bir metafordan ibaret…

Dinin Hindistan’da bir hayat tarzı olduğunu ortaya koyan film, dinin Hintililer için çok önemli olduğunu vurguluyor, çünkü din olmadan onlar adeta bir hiç… Ama bu din olayı filmde biraz fazla gözümüze sokuluyor, aşktan ziyade dinin getirilerini izliyoruz. Lafın özü, Hindistan’da Tanrı, ‘ismin ve cismin ötesinde’ olarak tanımlanır ve hayatın temeli olduğuna inanılır. Hint inanışına göre, bu şu demektir: “aydınlanma”… Bunu açarsak; olağanüstü merhamet ve bilgelik gösteren insanlar tanrısallığın bedenlenmiş hâli oldukları için yaptıkları çalışmalar takdire şayandır. Mesela “benim dinim sevgi” sloganıyla tanınan dünyaca ünlü mahatma (yüce ruh) Amma insanlığa hizmet ederek, misyonunun bu olduğunu her şekilde ortaya koyar. Filmde karakterlerin Amma’yı ziyarete gitmeleri de bir hayli enteresan bir olaydır.

ZIT KARAKTERLERİN AŞKI

Bu satırlarda yazdıklarımızın hülasasını yapacak olduğumuzda; önce hikâyenin nasıl geliştiğine ışık yakmak gerek. Kısaca hikâyeden bahsedelim.  Karizmatik ve başarılı film müziği bestecisi olan müzisyen Antoine Yeni Hindistan Sineması ile beslenen bir yönetmenin filmine müzik yapmak için sevgilisini arkada bırakıp Hindistan’a tatile çıkar. Orada Fransa Büyükelçisi'nin eşi Anna’ya âşık olur, Anna oldukça mutsuzdur, çünkü çocuğu olmuyordur. Tek mutsuzluk sebebi o mudur? –Hayır… Aşk sancısı çekmektedir, çünkü daha önce hiç âşık olmamıştır… İşte maceranın başladığı yer burasıdır.

İki zıt karakteri bir araya getiren film, aşkın farklı kutupta bile yaşanabileceğine inanmamızı sağlayıp, karakterlerin inatlarını göz önüne seriyor. İnsanlar âşık olduklarını kolayca söyleyemezler, lakin burada başka bir dava var; bir taraf evli, diğer tarafın da sevgilisi var. Ne yazık ki, her iki taraf da kendilerine yanlış eş seçmiş. Aşk ne evlilik dinler, ne de de bahane… Gelir ummadık anda… Tepenize kondu mu da, kolayca kurtulamazsanız adeta bir hayalet gibi musallat olur. Kısaca aşk tatlı bir beladır, mantığınız bile işlemeyecek hale gelir.

 “Artist” filmiyle kendini gösterip başarısını ortaya koyan yakışıklı Fransız oyuncu Jean Dujardin’i (Antoine) aşk adamına dönüştüren hikâye, kendisinin düşünce sistemini değiştirip, kalıplardan kurtulması adına karşısına Anna’yı çıkartıyor. Anna spirütüelliğe ve felsefeye bağlı, Antoine de oldukça realist ve hiç esnemiyor. Bir buz parçası gibi, buzları bir tülü erimiyor. Antoine hayat yolunu bulamamış bir yolcu sanki… Kitap okuyarak öğrenemediği şeyleri Anna ile öğreniyor, ama Anna’ya bir türlü âşık olduğunu söyleyemiyor, sanki ona âşık değilmiş gibi davranıyor, eğer âşık olduğunu söylerse büyünün bozulacağına inanıyor. Şunu unutmayın, aşk öyle kolayca kaybolmaz, aşkı kapıdan kovsanız bacadan girer. Aşk git deseniz de gitmez. Ama Antoine bunu bir türlü kabul etmek istemiyor, bu yüzden de adım atamıyor. Tabi bir de sevgilisi var, onunla tanıştığı anı unutamıyor, lakin her şey o anda saklı değil, üstüne üstlük ona borcu da yok. Hep ‘mış’ gibi davranıyor. Hindistan adeta Antoine için özel mabet haline geliyor, orada ruhunu buluyor, küllerinden yeniden doğuyor, ama ne doğmak! Kendi değerinin farkına varıyor ve kişisel gelişim yolcuğunda yaşamına şekil vermeyi öğreniyor.

Buradan hareketle; “Eat Pray and Love” filmindeki Liz karakteri ile bağlantı kuran film, Liz’in acılı bir boşanmanın ardından kendini bulmak için Hindistan ve Bali’ye gidişine dikkat çekiyor. Liz bir amaç uğruna Bali’ye gidiyor, Antoine ise iş gereği… Liz’in Hindistan’daki aşkını da unutmamak gerek tabi.  Söz konusu Hindistan olunca bazı şeyler değişmeye başlıyor.

MÜZİK RUHUN GIDASIDIR

Dramı ve romantizmi bir arada güzel bir şekilde harmanlayan yönetmen Claude Lelouch, sahne aralarına eklediği klasik müzikle seyirciyi duygusallaştırıyor. Müziğin romantik sahnelerinde yinelendiğini de unutmadan hatırlatalım. Francis Lail hayranı olduğunu gizlemeyen Lelouch filmlerini genellikle onun müzikleriyle donatıyor. Müzik ve hikâye gerçekten de iç içe… Müzik her ne kadar öne çıksa da, hikâyeyi anlatış biçimi seyircinin beğenisini topluyor. Önemli bir açıklama: Claude Lelouch 1973 yılında Türkiye'yi tanıtan 15 dakikalık bir belgesel film çekti. Cumhuriyet'in 50. yılı dolayısıyla Turizm ve Tanıtma Bakanlığı'nın davetlisi olarak Türkiye'ye gelen Claude Lelouch’un çektiği “Türkiye” adlı bu belgeselin müziğini ise Francis Lai yaptı. 

Bunun yanı sıra, 1966 tarihinde çektiği “Un Homme Et Une Femme” (Bir Kadın ve Bir Erkek), hem Oscar, hem de Altın Palmiye ödüllerini kazanan yönetmen şu ana kadar toplam 11 ödülü kucaklamıştır. Fransız sinemasında önemli bir etkiye sahip olan Lelouch, kamerayı çok iyi kullandığı ve açıları iyi yakaladığı için hikâyelerine bütünlük kazanır.

Sonuç olarak; “Bir Kadın+Bir Erkek” bir öze dönüş, bir aşk hikâyesi… Daha önce hiç aşkla tanışmamış insanların orta noktada buluştuğu bir yer… Hikâyenin en önemli olayı ne derseniz, yanıtlayalım: bir noktadan sonra karakterlerin inatlarını bir kenara bırakıp, özgürce aşka doğru akmaları. Bir şeye ne kadar çok direnirseniz direnin sonunda, onu kabul etmek zorunda kalırsınız. Tüm bunlardan daha önemlisi ise, hikâyedeki bazı hayat derslerini aklınıza kazıyıp neyi ne şekilde yapacağınız hakkında fikir sahibi olmanız. Film her ne kadar aşk filmi de olsa, filmin yol gösterici bir özelliği olduğu yadsınamaz, o yüzden o yoldan yürüyüp yürümemek sizin elinizde. İzleyin ve zevk alın.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!