Tehlikenin farkında mısınız?
Deprem şehirlerimizi vururken, enkaz altındakilerle birlikte 100 bine yakın canımızı aldı. Geride yıkık şehirler, yitip giden hayatlar ve her açıdan büyük bir tahribat bıraktı.
Sekizinci günde, hala sağ vatandaşlarımızın enkazdan kurtarılıyor olması bizim için sevindirici olduğu kadar; organize olmakta zorlandığımız ilk iki günün başka hayatların kurtarılması açısından ne kadar önemli ve kritik olduğunu acı ve çarpıcı şekilde gösterdi bizlere…
Acıyı ziyadesiyle yaşıyoruz… Elbette ki yaralarımızı süratle saracağız…
Benim dikkat çekmek istediğim deprem sonrasına ilişkin bir güvenlik meselesi... En az deprem tedbirleri kadar önemli…
Bu tür afetleri niçin ulusal güvenlik sorunu olarak görmemiz ve acil olarak bir afet bakanlığı kurmamız gerektiğini dikkatinize sunmak isterim...
Uzun uzadıya Hatay’ın nasıl anavatana katıldığını, çok çetin mücadeleler veren atalarımıza niçin şükran duymamız gerektiğini anlatacak değilim…
Anavatana katılma süreci, 7 Temmuz 1939’da çıkarılan yasa ile sonuçlandırılan Hatay, il statüsü aldı. 23 Temmuz 1939’da ise Fransız birlikleri Hatay’ı terk etti.
Milli mücadele sürecinde ve sonrasında Hatay için çok bedel ödendi. Şimdi ise şehitler vererek, bedeller ödeyerek kazandığımız vatan toprağı Hatay’ı savaşmadan kaybetmemenin mücadelesi verilmeli…
Siyaset üstü bir vatan-memleket meselesinden söz ediyorum. Bu söylediklerimi lütfen iyi dinleyip iyi anlayın…
Ortalıkta bin türlü şehir efsanesi, safsata ve dezenformasyon dolaşıyor. Depremin bombayla tetiklendiğinden tutun da Amerikan savaş gemisinin bölgeyi işgal etmeye geldiğine kadar…
Bunların dışında bir konudan söz ediyorum ki İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, “An itibariyle bütün Türkiye’de yabancıya toprak ve mülk satışı yasaklanmalı” sözlerini aklınızın bir köşesinde tutun…
Bu tür olaylardan sonra depreme maruz kalan bölgelerde emlak fiyatları doğal olarak süreli düşüş veya çöküş yaşar. Bu arada satışların nereye ve kime yapıldığı çok dikkatle takip edilmeli...
Devletlerin temel görevlerinden biri de vatandaşın can ve mal güvenliğinin yanı sıra, ülkenin misak-ı milli sınırlarını korumaktır.
Bu nedenle, ah-vah etmekten öte stratejik düşünceyi bir an olsun elden bırakmamak gerekir.
Bu noktada Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun sözlerine de dikkat çekmek isterim. Depremden sonra ABD Savunma Bakanlığı, USS George HW Bush uçak gemisinin Türkiye’ye gönderileceğini açıklamıştı. Bakan Çavuşoğlu, “Türkiye'nin karasularına kimin gelip gelmeyeceği yönündeki kararı biz veririz. Amerika'dan da böyle bir talep gelmedi. Böyle bir talep gelse de buna da gerek yok, izin de vermeyiz” dedi.
Bölgedeki yakınlarım, tanıdıklarım ve arkadaşlarımla konuştum. Depremden kurtulanlar oradan ayrılıyorlar ve bir daha geri dönmeyeceklerini söylüyorlar. Doğdukları, doydukları sevdiklerinin mezarlarının bulunduğu ata toprağına dönmeyeceklerini ifade ediyorlar.
Ailesini alıp Konya’ya gitmiş olan iş insanı bir arkadaşım, telefonda bana, “Yakınlarımız, arkadaşlarımız, akrabalarımız gitti. Evimiz, işyerimiz yıkıldı. Artık buraya dönemeyiz” derken ağlıyordu.
Bu topraklar birileri için ağlayarak terk edilen ata toprağı iken, birileri için fırsat bölgesi olarak değerlendirilebilir. Birileri oradaki demografik yapıyı değiştirmek istiyor olabilir.
İşte benim tehlike dediğim şey bu…
Bir süredir zaten Suriye’den göç alan bölgeyi, yeniden vatandaşlarımız için cazibe merkezi haline getirmek, demografik yapısının değişip dönüşmesini engellemek için ne yapılması gerekiyorsa yapılmalı… Hatay, bizim 31 plaka numaralı ilimiz...
Aynı şey İskenderun için, diğer illerimiz için de geçerli ancak büyük yıkıma uğrayan Hatay öncelikli…
TOKİ eliyle süratle yeni konutlar ve işyerleri inşa edilecek. Buraya kadar tamam ancak bölgeye dönüşleri nasıl sağlayacağız? Kritik soru bu…
Bunun için o toprakların asıl sahiplerini, göç edenleri kısa süre içinde topraklarına geri döndürmek lazım. Yeniden yapılandırma süreci başlatılmalı. Dönenlere teşvik verilmeli, fabrikalar ve yeni iş sahaları açılmalı. Cazibe merkezi olmalı buralar. Öncelik de evini, işyerini kaybedenlerde olmalı…
Bir gazeteci olarak aklımda deli sorular; ülkem ve gelecekte yaşanabilecekler için haklı kaygılar taşıyorum. Eminim devletin stratejik aklı da bunları planlıyor ve gerekli tedbirleri şimdiden düşünüyordur. Ben sadece vatandaşlarımı uyarmak istiyorum:
Dışarıdan gelen sığınmacıların çoğu çadırda yaşıyor. Bunlar nereye yerleşecek, ne yapacaklar? İdlib’de, sınır ötesinde yerinden yurdundan edilmiş milyonun üzerinde sığınmacı var. Bunlarda bir hareketlilik var mı? Oradaki silahlı radikal grupların hareketlerini iyi izlemek lazım. Bu gruplar herhangi bir istihbarat servisi tarafından yönlendiriliyor mu?
NATO, depremlerden etkilenenlerin barınması için Türkiye'ye tam teşekküllü, yarı kalıcı barınma tesisleri göndermeye karar verdi. NATO'nun göndereceği barınma tesisleri normalde NATO'nun tatbikatları ve operasyonlarında kullanılan karargah komplekslerinden oluşuyor. Bu tesisler; ısınma, jeneratör ve tıbbi tedavi alanları gibi imkânları içeriyor. Bu tesisle birlikte kimler gelecek, ne kadar kalacaklar?
Bunları söyleyerek aslında medyanın uyarı görevlerinden birini yerine getirmeye çalışıyorum. Bir süredir güney sınırlarımıza yakın bazı kentlerde demografik yapı değişiyordu.
Depremle birlikte bunun daha kırılgan hale geldiğini görüyoruz. İnsan hareketliliği ve bölgeden kaçışla birlikte ister istemez demografik güç boşluğu oluştu. Sınıra yakın her yerde var olan risk, şimdi daha da arttı. Türkiye üzerinde farklı emelleri olanlara fırsat vermemek gerekir...
Sınır güvenliğinin önemi her zamankinden 10 kat daha arttı. Bunu fırsat olan gören yabancı istihbarat servisleri, oralarda cirit atıyordur. Aksini düşünmek saflık olur. Uyanık olmalıyız…
Sahada bir göç yönetim noksanlığı olmaması için yapılması gerekenler var. Özetle;
- Tarım alanları, konut ve işyerleri ile ilgili eylem planları hazırlanıp hayata geçirilmeli. Yerleşim ile ekonomik faaliyetlerin uyumu sağlanmalı.
- Sosyokültürel yapı gözden geçirilmeli ve buna göre öncelik ayrılanlarda olmak üzere, gerekirse diğer illerden bölgeye göç teşvik edilmeli
- Mekan aidiyeti başta olmak üzere, sosyoekonomik ve sosyokültürel aidiyet duygusu güçlendirilmeli.
- Türkiye’nin son 10 yıldır maruz kaldığı uluslararası göç yönetimi kavramının yanı sıra; son süreçle birlikte iç göçün yönetimine ilişkin de adımlar atılmalı.
- Altyapının tesisi, imar ve iskân süreçleri yerleştirme gibi dar bir mantıkla değil, demografik yapıyı gözeten ve koruyan bir üst yaklaşımla planlanmalı.
- Kesinlikle çok kapsamlı bir ekonomik ve psikolojik rehabilitasyon sürecine ihtiyaç var. Ebeveynini kaybetmiş küçük yaştaki çocuklar kadar, şehir dışında okumaya gitmiş olan üniversite çağındaki gençlerin rehabilitasyonu ve dönüşü de çok önemli. İstihdam teşvikleri başlatılmalı.
- Sosyoekonomik ve sosyokültürel adaptasyonları sağlanamazsa burada kalan vatandaşlarımızın da göç etmeye eğilimli olduklarının altını çizmek gerekir. Kalıcılıkları sağlanmalı.
Maksadımın hasıl olduğu varsayımıyla yasal sürece de yer verip konuyu noktalayalım:
1934 İskân Kanunu (veya 2510 sayılı kanun), göçle ilgili temel ilkeleri belirlemek amacıyla 14 Haziran 1934'te yürürlüğe girmişti. Kanun, Türk olmayan azınlıklara yönelik toplu ve zorunlu yeniden yerleştirme yoluyla bir iskân düzenlemesi öngörüyordu.
1934 tarihli 2510 Sayılı İskân Kanunu; sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin 1930’lu yıllardaki göç politikasını yansıtmakla kalmıyor; aynı zamanda ulusal ve ekonomik açıdan bizlere bazı veriler sunuyordu. Kanunla gerek iç, gerekse dış göçe ilişkin ayrıntılı düzenlemelere gidilmişti. Dışardan gelen kişilere; devlet araç gereçlerinin kullanımı, gümrük muafiyeti gibi kolaylıklar sağlanmış; bu kolaylıkların neden olacağı piyasa rekabeti sorunlarını bertaraf etmek üzere kurallar konulmuştu.
Kanun aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyeti’nin o dönemdeki toplumsal eşitsizliği azaltma ve topraksız çiftçileri topraklandırmaya yönelik hedeflerini de içermekteydi. Devletin, bütün ülke üzerinde eşit biçimde ulusal egemenliği uygulaması için engel teşkil eden oluşumların tüzel kişiliklerinin kaldırıldığı, bu gibi oluşumların mal varlıklarının topraksız çiftçilere ve muhacirlere dağıtılacağı hükme bağlanmıştı.
Daha sonra çıkarılan 1959 tarihli 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun’un ek 7’nci maddesi ile 2510 sayılı İskân Kanunu ek ve değişiklikleri ile birlikte yürürlükten kaldırıldı.
5543 sayılı Kanunla ise, kırsal alanda fiziksel yerleşimin düzenlenmesi ve iskân konuları düzenleniyor.
Gereken yetki, kanunlarımızda var...
- YSK'nın bu kararı olmadı…2 yıl önce
- Partiler üstü bir mesele: Sığınmacılar2 yıl önce
- Kilitli sandığın maymuncuğu sığınmacılarda...2 yıl önce
- Yurt dışı oylar referans mı?2 yıl önce
- Sıkışan siyaset ve halkın adaleti2 yıl önce
- 19 Mayıs'tan çıkarılması gereken dersler2 yıl önce
- Mesele alınan mesajı vatandaşa geçirmekte2 yıl önce
- Yeni sloganlar maçı çevirir mi?2 yıl önce
- Küskün seçmen ve sandığa gitmeme tehlikesi!2 yıl önce
- Seçmenin kaygısı ve ikinci tur2 yıl önce