Konstantin Stanislavski 1800’lerin sonu 1900’lerin başında Moskova Sanat Tiyatrosu’nda genç oyunculara bir karakteri sahnede canlandırabilmeleri için ‘o karakter gibi yaşamaları’ gerektiğini öğretiyordu. Ona göre oyuncu özel hayatında da ne kadar çok ‘metindeki karakter’ gibi konuşur ve haraket ederse sahneye çıktığı zaman ‘rol yapmaz’ 'doğal olarak' o karakter gibi davranırdı. Bu metodun en başarılı uygulayıcısı da kendisiydi. 
Stanislavski, özdeşleşmeyi oyunculuğun temeline koyup, oyunculardan ‘inanılabilir gerçekler’ peşinde olmalarını istiyordu. Oyuncunun, duyguları “göstermesi” değil, “hissetmesi” gerektiğini savunan usta “Oyuncunun hissetmediği bir duygu, seyirci tarafından da hissedilemez. Oyuncunun, duyguları ‘göstermesi’ değil, ‘hissetmesi’ gerekir. Oyuncu sahnede oynamaz yaşar” diyordu. Tolstoy'un, “İçtenlik, sanatçının duygularını ifade edebilmesindeki en temel etmendir” sözünü rehber edinmişti.
Önceki gün, Stella Adler, Lee Strasberg gibi isimler tarafından Hollywood’a taşınan Stanislavski metodunun en önemli öğrencilerinden 77 yaşındaki Robert De Niro’yu, The Irishman’de ‘dijital olarak 50 yaş gençleşmiş’ halde izlerken teknolojinin ‘oyuncu sahnede oynamaz yaşar’ ilkesinin suyunu çıkardığı geçti aklımdan!
Ancak film bitip eve döndüğümde aklımda kalan De Niro'nun o 'tuhaf' 'dijital gençliği' değil canlandırdığı Frank Sheeran'ın Jimmy Hoffa'yla o arabanın arka koltuğunda otururken ki tedirginliği ve taa ruhunun en derininde hissettiği acıydı!

GENÇLİKLERİYLE DÖKTÜRÜYORLAR

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi’nde Brad Pitt, Kaptan Marvel’de Samuel L. Jackson, Galaksinin Koruyucuları’nda Kurt Russell, Kaptan Amerika’da Robert Downey Jr., Gemini Man’de Will Smith derken The Irishman ‘dijital gençleştirme' işinde çıtayı iyice yükseltiyor. Sadece De Niro değil 80 yaşındaki Al Pacino ve 77 yaşındaki Joe Pesci de ‘dijital gençlikleriyle’ döktürüyorlar. 
Yıllar önce ‘dijital gençleştirme’yle ilgili yönetmen Joanna Hogg’a “Bu teknoloji gözlerdeki ifadeyi de değiştiriyor mu?” diye soran The Irishman’in efsanevi yönetmeni Martin Scorsese, BFI’dan Philip Horne’u konuyla ilgili sorusuna şöyle cevap veriyor: “Bunu negatif bir şeymiş gibi söylediğime dair bir soruyla ikinci kez karşılaşıyorum. Ama negatif anlamda söylemedim...”
Scorsese, ‘dijital yaşlandırma’nın gelecekte sinemanın en önemli unsurlarından ‘makyaj’ın yerini alabileceğini belirtiyor: “Eski filmlerde oyuncunun saçındaki beyazın ya da yüzündeki çizgilerin makyaj olduğunu biliriz ama asıl önemli olan yaratılan ilüzyondur. Film içinde bir süre sonra o ilüzyona inanırız. Bu (dijital gençleştirme) makyajın bir adım ilerisi ve The Irishman’de biz bu şansımızı kullandık.”
Sonuçta her şeyin oyuncunun performansı ve yarattığı karakter olduğunu belirtiyor Scorsese ve The Irishman’de Robert de Niro’nun ‘dijital genç’ halinin bir sahnede ‘umutsuzluk’tan bahsederken karşısındakileri ‘tehdit’ ediyormuş gibi göründüğünü farkedip ağzının etrafındaki çizgilerden, gözlerinin ifadesine kadar her şeyi tekrar tekrar yaptıklarını anlatıyor.
Filmi izleyen birçok kişi özellikle Robert De Niro'nun yüzünde bir sorun varmış gibi hissetse de henüz emekleme evresindeki bu teknolojinin sinema sanatı için yeni kapılar açttığını görmemek mümkün değil...

JAMES DEAN BİLE DÖNÜYOR

The Irishman’in ‘djital gençleştirme’ işinden sorumlu teknik ekibinin başı Pablo Helman, De Niro’nun sonuçları gördükten sonra kendisine şakayla karışık “Bana 30 yıl daha kariyerime devam imkanı verdin..” dediğini söylüyor.
Pi’nin Yaşamı’nda ‘dijital bir kaplanı’ yöneten, Gemini Man’de Will Smith’i ‘dijital gençleştiren’ usta yönetmen Ang Lee şimdiden işi bir adım ileri taşımaktan bahsediyor: “Dijital insanı (aktörü) yaratma zamanı geldi belki de…”
Lee’nin sözlerini duymuş olacaklar ki Anton Ernst ve Tati Golykh Vietnam Savaşı’nı konu alan yeni filmleri ‘Finding Jack’te 1955’te 24 yaşında hayatını kaybeden sinema ikonu James Dean’ı oynatmaya hazırlanıyor. Dean’in dijital olarak beyazperdede hayata döndürülecek olması şimdiden onun gibi ‘ikon’ların telif haklarını ellerinde bulunduran şirketlerin iştahını kabartmış durumda. 
The Irsihman’de 70’lerinin sonunda üç devi dijital olarak 30’larına döndüren Scorsese, ‘dijital makyaj’a ‘evet’ dese de Star Wars- Rogue One'da dijital olarak canlandırılan Peter Cushing ya da Dean gibi hayatta olmayan yıldızların dijital olarak beyazperde boy göstermesine şüpheyle yaklaşıyor: “Star Wars gibi filmlerde bu olabilir orası başka bir evren ama Clark Gable, Marlon Brando, Spencer Tracy, Laurence Olivier gibi sinemanın altın çağının devlerini yeni bir filmde (dijital olarak canlandırılmış halde) görmek biraz tuhaf gelebilir. Ama sinemanın sadece tek bir şey olduğunu kim söyleyebilir. Büyük bir evrim yaşıyoruz şu anda ve birçok farklı şey gerçek oluyor.”

DİJİTAL OYUNCU OSCAR ALIR MI?

Bütün bu ‘dijital’ tartışmalar içinde 30’larının sonunda Kızgın Boğa filminde boksör Jake LaMotta’yı layıkıyla canlandırmak için aylarca bir boksör gibi antrenman yapan, 30 kilo alan ve bu emeğinin karşılığında Oscar kazanan De Niro’nun, tam 40 yıl sonra bu kez bir bilgisayar programı tarafından ‘gençleşerek’ canlandırdığı tetikçi Frank Sheeran rolüyle Oscar’a aday olacağı konuşuluyor... Ve en büyük rakibi de Joker’deki Arthur Flick rolü için yaklaşık 25 kilo veren Joaquin Phoenix!
Bakalım kim kazanacak!? 
2020’lere girilirken “Oyuncu sahnede oynamaz yaşar” ilkesi gereğince rolü için ‘aklını kaybetme’ pahasına 25 kiloya yakın zayıflayan Phoenix mi yoksa dijital destekle 77 yaşında 30’larına dönüp sokak ortasında adam tekmeleyen De Niro mu?
Bugün için saçma gelebilir ama bir 5-10 yıl içinde kanlı canlı genç bir oyuncu, Gregory Peck, James Stewart, Jack Lemon. Burt Lancester, Bette Davis, Katharine Hepburn gibi devlerin ‘dijital olarak canlandırılmış’ suretleriyle ödül yarışına girmesini beklemek çok mu hayalcilik olur? 
İşte o zaman Stanislavski’nin “Oyuncunun hissetmediği bir duygu, seyirci tarafından da hissedilemez. Oyuncunun, duyguları ‘göstermesi’ değil, ‘hissetmesi’ gerekir...” tezi yeniden masaya yatırıp Philip K. Dick’in ‘Androidler Elektirik Koyun Düşler mi?’ sorusunu yeniden sormak gerekir: “Dijital olarak canlandırılmış Clark Gable, Vivien Leigh’i yine öyle tutkuyla öpebilir mi?”

*

Çağatay keşke oynamayı deneseymiş!


Hollywood’un ‘dijital gençleştirme–yaşlandırma’, ‘ölü yıldızları canlandırma’ meselelerini konuştuğu bugünlerde bizde de Çağatay Ulusoy’un efsane güreşçi Koca Yusuf’u canlandırmak için aldığı kilolar konuşuluyor. Geçen yıl Gary Oldman’ın makyajla ‘kilolu’ gibi gözüküp Churchill’i canlandırmasını hatırlatıp “Bu kilo alıp verme işi sağlıklı değil” diye itiraz edenler de var oyunculuğu kadar rolü için aldığı ve verdiği kilolar çok konuşulan Christian Bale’i örnek gösterip Çağatay Ulusoy’a destek çıkanlar da.... 

Daniel Day-Lewis'ten Christan Bale'e birçok yıldızın rollerine hazırlanırken fiziksel ve ruhsal dönüşümlerden geçtiğiyle ilgili bir dolu öykü var Hollywood'da!
Oyunculukla ilgili benim en sevdiğim öykü ise (daha önce de yazmıştım:) 1976 tarihli Marathon Man filminin setinde Sir Laurence Oliver ile Dustin Hoffman arasında geçen sohbet. Hoffman bir gün sete kan ter içinde geldiğinde Oliver, “Ne oldu sana?” diye sormuş. Dustin Hoffman, “Bugün çekeceğimiz sahnede oynadığım karakter bitkin olmalıydı. Ben de rolü daha inandırıcı kılmak için birkaç gündür uyumuyorum” deyince Sir Oliver, ona bakıp, “Ah be evladım, neden o karakter olmaya çalışıyorsun, sadece oynamayı denesene” demiş.
Konstantin Stanislavski, Çağatay'ın rolü için yaptığı fedakarlığı görse eminim onunla gurur duyardı... Ama bu 20.yüzyılda kaldı sanki... Şimdi 77'lik Robert De Niro'nun bilgisayarla 30 yaşına döndürüldüğü, 65 yıl önce ölen James Dean'in 'dijital olarak canlandırılıp başrol oynayacağı' 2020'lerin eşiğindeyiz. "Çağatay keşke 30 kilo alacağına sadece oynamayı deneseydin. Şişmanlığı biraz makyaj ve özel efekt hallederdi. Scorsese'nin dediği gibi önemli olan karakter ve yarattığın ilüzyona seyirciyi inandırmak.." demek istiyorum ama Hakan: Muhafız'daki o 'unutulmaz' yumruk özel efekti burnumun üstünde patlıyor!

 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!