Orkların efendisi
Video oyunları sinemaya taşınsalar da çok fazla önemsenmemişlerdir. Ama özellikle “Süper Mario Kardeşler” (“Super Mario Bros.”, 1993), “Double Dragon” (1994), “Street Fighter” (1994) ve “Mortal Kombat” (1995) belli bir kuşağın yedinci sanatla ilişkisinde kilit bir yere oturmuştur. Bunlar şimdilerde ‘kült’ mertebesine erişmiş olabilir. Ama Blizzard’ın 1994’te çıkan ve teknolojik koşullar açısından uyarlanması zor gözüken ‘Warcraft’ı için de her zaman bir beklenti vardı. Elbette ilk aşamada bu ‘gerçek zamanlı strateji oyunu’nu perdeye taşımak cesaret istiyordu.
2016’da Duncan Jones’un kontrolünde, oyunun fikir babası Chris Metzen’in hikayesi ve karakterleriyle bütçesi 150 milyon doları aşan devasa bir uyarlama ile yüzleşiyoruz. ‘Warcraft’ın arka planında Tolkien’in 1950’lerde yazdığı roman üçlemesi vardır. Ama oyunun Peter Jackson’ın tasarım ve cesaret açısından ‘Yüzüklerin Efendisi’ (‘The Lord of the Rings’) serisi için ilham aldığı bir kaynak olduğu da nettir. Burada temelde insanlar ile orkların savaşı var. Bu evrenin birincil mahlukları olan orklar, büyük oranda Jackson’ın eserine tesir etmiştir.
Ama ilginçtir “Warcraft: İki Dünyanın İlk Karşılaşması” (“Warcraft”), o fenomenden sonra geldiği için sahaya 1-0 geride çıkıyor. Zaten onun yaptıkları sebebiyle sürekli ertelenen veya yapımcıların içine sinmeyen bir proje. Ama esasen Azeroth’ta geçen, kitaplar, masa oyunları, çizgi romanlar ve kart oyunlarıyla evrenini genişletmiş bir ‘yüksek fantezi’ ürünü. Bu yoldan da ‘fantezi-epik’e uzanmak cesaret işi…
Orkların diyarına aslında kameranın aşağıdan ilerleyip yönünü bulmasıyla giriyoruz. Jones, filmde görkemli bir açılış sekansı, ‘Yüzüklerin Efendisi’ gibi o evrende olup biteni anlatıp soru işaretlerini ortadan kaldıran bir giriş tercih etmemiş. ‘Edebi’ girizgahı kestirip atmış. Aksine, insanlar, orklar ile half-breed’lerle (melez ırk) yakın temas kurarken, ‘ork dili’nde de konuşan karakterleri idare edebiliyor.
İktidar mücadelesinin en ilkel hali, bir strateji oyununun çehresinde karşımıza çıkarılıyor. Oyun 2004’te herkesin bir karakteri kontrolüne aldığı online RPG olarak yeniden piyasaya sürüldü. Ama temelde ‘Civilization’ ile ‘Dungeons & Dragons’un karışımı gibidir. Kendi şehrini kurarak krallığın diğer bölgelerindeki toprakları almak esastır. Açıkçası burada da buna uygun bir mizansen var.
Jones, genelde ele, omza alınan kamerayla karakterlerin arasından ayrılmıyor. Böylece sallanan aktif kamera, RPG mantığına uygun hareket ediyor. Kuşbakışına geçince şehirlerin patlaması, oyunun ilk versiyonunu oynarken yaşadığımız ‘hakimiyet hissi’ni devreye sokuyor. Orklar ile insanların en saf çatışması, bu sayede dar alana sıkışan çatışma ve düello sahneleriyle de anlam kazanıyor.
Temelde Toby Kebbell ile Travis Fimmel’ın çekişmesinde melez Paula Patton (Garona) da fena bir katkı vermiyor. Herkes yeni bir ırktan gibi duran değerli bebeğin peşine düşüyor. Yönetmen, “Ay” (“Moon”, 2009) ve “Yaşam Şifresi” (“Source Code”, 2011) ile bağımsız ruhunu kanıtlayan bilimkurgulara imza atmıştı. Bunlardan özellikle ilki başarılıydı.
Burada da video oyunu uyarlamalarının görsel efektle kafa şişirerek B sınıfına kayması tuzağına düşmüyor. “Warcraft: İki Dünyanın İlk Karşılaşması”, “Pres Prensi: Zamanın Kumları”ndan (“Prince of Persia: Sands of Time”, 2010) bu yana en iddialı uyarlama olmanın hakkını veriyor. ‘Resident Evil’, ‘Tomb Raider’, ‘Max Payne’ gibi etinden sütünden faydalanılıp, aksiyona bulanan işlerden biri de olmuyor. ‘Tek karakter bazlı’ ilerlemeden nesnel bir yol izleyip anlatıcı sesini mantıklı kullanıyor.
Film, fantastikte kılıç ve büyü filmleri, süper kahraman filmleri ve peri masalı filmlerinin arttığı ortamda “300 Spartalı”yı (“300”, 2006) bir kenara bırakırsak, ‘Yüzüklerin Efendisi’ sonrası en başarılı fantezi-epik örneklerinden. Aksesuarlardan diyaloglara işleyen düzen bir yana, finaldeki hiçbir üst açı ya da money shot kullanmayan görkemli savaş sekansının dar ölçekli olmak için uğraşması ne kadar mantıklı tartışılır.
Jones, bu kadar yüksek bütçeli filmin destansı damarını mı kaldıramadı, yoksa görsel yapının omurgasını kurarken de kullandığı tercihleri böyle mi tutarlı kıldı bilinmez. Ama bu kısım, Peter Jackson’ın yaklaşımına alternatif de oluşturuyor. Ben Foster’ın Medivn tipi ise fazla ‘Merlin’ esintili ve yapay duruyor. Bir Gandalf endamı yok. Genel anlamda mantıklı bir seriye anlamlı bir başlangıç “Warcraft: İki Dünyanın İlk Karşılaşması”. Orkların, elflerin, cücelerin, trollerin bulunduğu yepyeni bir coğrafya tanımı gibi.
Jacques Deray’in meşhur “La Piscine”i (1969), bizde “Sen Benimsin” adıyla bilinir. Yönetmen daha ziyade 70’lerdeki piyasa işi Alain Delon aksiyonlarıyla anılan bir isim olsa da orada kalitesini ispatlamıştır. Ahlaki tabuların yerle bir olduğu havuz merkezli burjuva tanımı lezizdir. Luca Guadagnino burada bu hikayeyi İtalya’da bir adaya taşıyor. Görsel malzeme, coğrafi zenginlikler gayet yerinde. Ama tüm bunlar bir şeye değiyor mu? Tartışılır.
Yönetmen, “Melissa P.” (2005) ile seviyesiz bir erotik filme, Maria Valverde dışında hiçbir özelliği olmayan, ‘Emmanuelle’ serisine alternatif bir işe imza atmıştı. Ama 2009’da Swinton ile ikinci beraberlik yasak ilişki filmleri adına Visconti etkili çarpıcı “Benim Adım Aşk”ı (“Io Sono L’Amore”, 2009) getirdi.
Geçmişte geçiyormuş gibi gözüken doku eşsizdi, seks sahnelerini çekme özeni zihinlerden çıkmayacak sekanslar doğurmuştu. “Sen Benimsin” (“A Bigger Splash”), 1969 tarihli eserin yeniden çevrimi… Alain Delon’un yerine Matthias Schoenaerts, Romy Schneider’in yerine Tilda Swinton, Maurice Ronet’nin yerine Ralph Fiennes, Jane Birkin’in yerine Dakota Johnson geliyor ama nafile…
Açıkçası yönetmenin “Benim Adım Aşk”ın kurgucusu ile çalışması olumlu yansımış. Zira ilişkilerin tansiyonu yükseldiği anlarda bir ‘zoom objektif’le detay planlar devreye giriyor. Genel anlamda ‘retro duran zaman-mekan ilişkisi’ne de tesir ediyor. Ama filmin görüntü yönetmeni değişmese sinematografisinin renk ayarında sıkıntı var. Dörtlü ilişki ağından ‘yasak ilişki’ye kayış da tutmuyor.
Sonda işin kara film/gerilim senaryosuna bağlanması odağın yitirilmesini sağlıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse Guadagnino, özensiz çalışmış. Tilda Swinton’ın cesaretli yaklaşımıyla karakteri etkisi altına alması hatırlanır. Ama Schoenaerts’le hep aynı yüzle oynaması, Dakota Johnson’ın ise sonradan yazılmış sahnelere tatil yapmak için dahil edilmesi filmin ‘yama’ duran öğelerinden en önemlileri…
Yönetmen belli ki doğal renkleri kullanıp kurgu ile iş bitirmek istemiş. Bu durum karşısında da ister istemez filmin yönü belli oluyor. Guadagnino, dalga geçilecek derecede tuhaf karakter dönüşleri kullanıyor. Zaman geçtikçe ve olaylar ilerledikçe neyin nereye sapacağı belli olmuyor. Eksik sahne var izlenimi bırakılıyor ve erotik-gerilim daha pespaye hale geliyor.
İlk 20 dakikada Schoenaerts-Swinton ikilisi iyi. Ralph Fiennes de çaba sarf ediyor ama ‘rol kesme’ rekoru kırıyor. Kolaycılığı tutmuyor. Bu sayede “Macera” (“L’Avventura”, 1960) sonrası moda olan modele bir ekleme daha gelmiyor. Aksine bu “Sen Benimsin”, 1960’lardaki filmi tekrar izleme arzusu yaratıyor. Swinton ile Schoenaerts arasında havuzdaki ve odadaki seks sahneleri iyi çekilmiş.
Ama genel anlamda erotizm dozu Johnson’ın tabuları sebebiyle devre dışı. Oyuncu sadece bir sahnede çırılçıplak gözüküyor. Melanie Griffith’in Türkan Şoray kuralları koyması ağır basmış gibi. 2015 model “Sen Benimsin”, hikayeyi St. Tropez’den İtalya’ya taşısa da, Bertolucci’nin “Çalınmış Güzellik”i (“Stealing Beauty”, 1996) misali bir yorgunlukla, bayatlıkla boğuşuyor.
Soygun filmleri sinema tarihine onca afili soyguncu bırakmıştır. “Vurgun”u (“The Trust”) ise bu eylem planında Nicolas Cage’in titrek gülümsemesiyle hatırlayacağız. Bütün filmi, ‘Stone’ ismiyle de haplanmış Elijah Wood’un halüsinasyonu olarak beliren oyuncu ne yazık ki artık her şeye fazla geliyor!
Alex-Benjamin Brewer ikilisi “Vurgun”da onu geri plana itiyor. Aynen “Sürgün”de (“Outcast”, 2014) Nick Powell’ın yaptığı gibi… 2014-2016 arasında 11 filmde nadir rastlanan bir durum bu (henüz izlemediğimiz “Snowden”da da göreceğimiz bir hamle muhtemelen). Uyuşturucu ticaretiyle ilgilenen iki polisin hikayesine, soygunları çözme arayışı da bu uygulamaya kağıt üstünde yakışıyor.
Kimi başarılı işleriyle parlayan görüntü yönetmeni Sean Porter (bkz. “It Felt Like Love”) özellikle arabanın içindeki plan sekansta kamerayı çok iyi kullanıyor. Ama genel anlamda yönetmenlerin korkaklığı, ruhsuzluğu ve temassızlığı projeye tesir ediyor. Sinemasız bir 90 dakika geçiriyoruz bu sayede. Wood çok uğraşsa da polislerin, uyuşturucu ve soygunun bir araya geldiği şablon, görünürde Rembrandt ışığına meylederken çiğ bir ‘kahverengi ton’dan medet umuyor.
“Vurgun”, Cage’i uzaklaştırıp belki “Tersyüz”deki (“Adaptation.”, 2002) moduna sokarken akıllıca davransa da B-tipi bir filme dönüşmekten kurtulamıyor. Bu boyutsuzlukla en iyi ihtimalle video raflarına onurlandıracaktır. Kurgu neredeyse yok gibi. Kaymak gibi geçişler gerekirken üstelik…
“Mommo: Kız Kardeşim” (2008) ve “Meryem”in (2013) yönetmeni Atalay Taşdiken, bir Anadolu komedisine el atıyor bu kez. Konya’daki bir köyün sevimli halkının arama motoru ile imtihanını masaya yatıyor. Gerçek insanlar, amatör oyuncuların katkısıyla gerçekleşen “Arama Moturu”, sanki “Dondurmam Gaymak” (2006) ile interneti buluşturuyor.
Kuşak farkları üzerinden ülkemizdeki zaman ayak uydurma çabasını mercek altına alıyor. Sosyal medyanın, internet arkadaşlarının varlığıyla da çiğ bir komedi izliyoruz. Yönetmenin hedefi bu konuda her yaştan izleyiciyi hedefleyen bir işe imza atmak gibi. Bu durum karşısında da bizi zaman zaman boyutsuz bir mizah bekliyor.
“Arama Moturu”, Taşdiken’in kariyerindeki ‘köy/kasaba güzellemesi’ arzusunun üzerine giderken, duygusallaşan eserlerinden fazla farklı değil. Bu sebeple de aslında 80 yaşlarında bir köylünün internetten eş bulması gibi yan hikayeler eğlendiriyor. Ama genel anlamda sanki gelişmemiş toplumu yabancılaştıran mizah tutmuyor.
Gemilerde geçen korku-gerilim filmlerinin belki de en eski örneği, 2002’de bir yeniden çevrim görmüş, RKO yapımı “The Ghost Ship”tir (1943). O zamandan bu yana bu hantal şablon yeri geldiğinde başa sarılarak karşımıza çıkarılmaktadır. 2014’te B-tipi aksiyona bulanan ‘[REC]’ serisinin dördüncü filminde bile hortlamıştı üstelik… “Şeytanın Çocukları: El-Ebyaz” (2016); bu platformu, ters köşe yapma, şaşırtma merkezine dönüştürmek istiyor.
Esrarengiz bir gemiye Hz. Süleyman hazinelerinin peşine düşmek, arkeoloji çalışması yapmak için gelen ekip, gizemli ana karakter sayesinde beklenmedik olaylara sürüklenir. Aslında filmin ismindeki ‘dini’ eylem planı tersi istikamette ilerleyen ve zekice gözüken finale doğru yol alırız. Oya Köksal-Vedat Dikmetaş ikilisi zor bir işe kalkışmış. Tamamına yakını bir geminin kamarasında geçen bir film çekmek kolay değil.
“Şeytanın Çocukları: El-Ebyaz”, hedeflerini koyarken ‘kurgu’ açısından iyi sınav veriyor. Ama sinematografi ve prodüksiyon kalitesi ‘ucuzluk’u desteklemeye yarıyor. Genel plandan, uzaktan alınan geminin dürbünle görülebilecek hali ile kamaranın içinde olup bitenleri birbirine bağlamak Eisenstein’ın ‘yaratıcı coğrafya’ tekniğini akla getiriyor. Hiç inandırıcı durmuyor. Buna istinaden aslında genel ile detay planların kesişmesiyle yapay bir ışık içeri sızıyor.
Görüntü yönetmeni Dikmetaş, renk düzeltmesine çalışırken, inandırıcı olmaktan ziyade ‘gösterişli’ durmayı seçmiş. Kurgucu devreye girip geçmişten kareleri veya zaman atlamalarını zekice kullanıyor. Bu durum karşısında da film, bizi sürpriz finale kadar, eğer inanırsak ‘mı acaba?’ sorusuyla sürüklemeye çalışıyor. Bu noktada “Gen” (2006) ile kuzenlik ilişkisi devreye girebiliyor. Ama nasıl bir mantıkla? Film, Tolga Karaçelik’in gemide geçen vizyon sahibi “Sarmaşık”ından (2015) bir sene sonra çekilmenin zararını görüyor büyük oranda…
- New York Film Festivali izlenimleri9 yıl önce
- Antalya'da ödülü 'Albüm' ve 'Tereddüt' hak ediyor9 yıl önce
- Antalya'nın ana yarışmasında 'Yeni Türkiye' sesleri9 yıl önce
- New York ve Toronto'dan Oscar'a bakış9 yıl önce
- Altın Portakal yeniliklerle başlıyor9 yıl önce
- NYFF'den '13th' ve 'The Rehearsal'9 yıl önce
- Filmekimi'nden üç film9 yıl önce
- 'Bugün olsa yine yaparım'9 yıl önce
- James Cagney müzikali parçalı bulutlu9 yıl önce
- NYFF'den ayrıksı ve deneyci filmler9 yıl önce