'Bugün olsa yine yaparım'
Eşcinsel sinema klasiğine dönüşmesi beklenecek bir filmde oynayarak çıkış yapmak elbette kolay değil. Ama Yunan dedesinden aldığı soyadına rağmen Fransa’da yaşayan bir anne-babanın kızı olarak 1993’te dünyaya gelen Adèle Exarchopoulos, üç sene önce “Mavi En Sıcak Renktir”le saygınlığını arttırdı. Film, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’nin ilk kez iki başrol oyuncusuna da takdim edilmesiyle aslında tarihe geçti. Oyuncunun İngilizce konuşmada sıkıntıları olması ise en azından şu aşamada kariyerini Fransa’da devam ettireceğini gösteriyor.
Evet, “Adalet İçin”i izlemiştim. Diğerlerine de baktım sonrasında. Bu film için özellikle kadın karakterleri bu kadar mükemmel bir şekilde görmesini sevdim. Çok orijinal ve şiirsel bir durum bu onun için. Beni de kamçılayan esasen bu püf noktası oldu. Bir erkeğin kadın dünyasına bu kadar hassasiyetle yaklaşması…
Umursamıyorum böyle şeyleri. Çok kötü insanların bu gibi meselelerden bahsetmeleri tuhaf geliyor. Üç saatlik film çektik. Ama insanlar seks sahnesine ve onun yarattığı çelişkilere odaklanıyor. Çok güçlü bir filmdi. Her şeyden önce asla ana akım değildi. Bambaşka sırları vardı. Çekim aşaması da zordu. Kişisel olarak sonrasında acı çekmenin riskini aldım. Basın böyle şeylerden bahsediyorsa gereksiz prim yapma amaçlıdır bu. Bugün böyle bir teklif alsam yine yaparım. Sanatsa ve özelse neden olmasın?
İnsanlar duymak istediklerini düşünerek filmleri seyrediyor. Bu da hikayeler ve evrensel öğelerle ilintili… Seyreden kişilerin filmle ilgili düşünürken bir mesafe koymasını istiyorum. Yoksa yanlış yola saparız.
Evet aynen…
Arnaud sinemaya kafa yoran bir yönetmen. O yüzden zor olmadı. Sergi Lopez’in verimli ve gözlem gücü yüksek karakteri ilişkimize çok şey kattı. Ama başlarken dört kız aynı karakteri nasıl oynayacağız diye düşündük. Benim canlandırdığım tiplemenin kaderini bilmiyordum. Geçmişle bir bağlantı kurmak zorunda kaldık. Ne kadar sevildiğiniz ve ne ölçüde sevilmeye ihtiyaç duyduğunuz üzerine bir fikir jimnastiği yürüttük. Ama sonuçta ne kadar görüldüğünüz önemli. Biz birini izlemeyi seçiyoruz. Buna istinaden içinde bulunduğunuz şartlar değerli hale gelebiliyor. Festivallerde röportaj, kırmızı halı, basın toplantısı derken fazlaca ‘oyun’ var. Bunlara katılıyorsunuz. Çekim sürecinde de karmaşık olan bir şeyleri görüyorsunuz. Buna kapılıyorsunuz. “Dört Kadın Bir Hayat”; kimlikle, başkası olmayla ilgili bir film. Çünkü diğer kızların tehlikeli olduğunu, hissettirmeden bir şeylerin farkına vardığını anlıyorsunuz izlerken…
Hayır. Her film farklıdır. Bir yönetmenin ‘izle!’ demesi önemlidir. Ama her rolü ayrı bir macera olarak görüyorum. Bu karakter diğer insanlardan ve gelişmelerden uzak duran bir tip. At binmeye gidiyorum ama sonuçta bahse giriyorum. Çünkü bunu seviyorum. Bu da öyle bir şey…
Benim babam daha çok seviyor o filmi. Çok küçüktüm o zaman, ne kadar önemli olduğunu çözecek yaşta değilim. Sosyal manipülasyon ve sanayileşme temalarını daha iyi idrak ediyorum şimdi. Değişen sosyolojik statü üzerine söyleyecek şeyleri vardı yönetmenin. Dünya bu yöne kayıyor. Bu gibi olaylardan, böylesi ayrımlardan uzak kalıp kafanızı dinlemelisiniz.
Hiçbir şekilde.
Her deneyim farklıdır. Ben kendime oyuncu olduğumu söylemiyorum. Aksine çok korkuyorum. Bir proje geldiğinde diğer rollerim aklıma geliyor. Ama onlarda başarılı olmak için panik yapıyorum. Böylece ‘şüphe’ değerli hale geliyor ve beni yukarı taşıyor.
Amerikalılar çok farklı bir çalışma şekline sahip. Her şeyi öngörebiliyorlar. Fransa’da ise ‘Jean-Luc kamerayı oraya koyma’, ‘Jean-Pierre yarın metnine bakıp gel’ falan diyebiliyorsunuz. Emrivaki hareket edebiliyorsunuz. Her şey çok dağınık ve belirsiz. ABD’de bizim kadar tembel değiller.
Şu anda yok. Ama gelirse değerlendiririm. Oyunculuğun kötü tarafı beklemek.
Son yaptığım Belçika filmini sevdim: “The Racer and the Jailbird” (“La Fidele”). Michael R. Roskam ile çalışma deneyimi bambaşkaydı. Ama film nasıl çıkar bilmem.
Evet böyle bir eğilim var. Gemma ile çalışmak keyifliydi. İçinde cinsellik olan filmler, roller daha çok geliyor. “Mavi En Sıcak Renktir”, saygınlığımı arttırdı.
(Gülüyor) Saygınlık her oyuncunun yaşaması gereken bir şey.
Aynı değil de aynısı olmaya çalışıp bir şeyler yapamadığınız bir noktaya geliyorsunuz nihayetinde…
En son “The Chosen Ones”ı (“Las Elegidas”, 2015) seyrettim. Klasiklerle bir alakam yok, yenileri takip ediyorum.
- New York Film Festivali izlenimleri9 yıl önce
- Antalya'da ödülü 'Albüm' ve 'Tereddüt' hak ediyor9 yıl önce
- Antalya'nın ana yarışmasında 'Yeni Türkiye' sesleri9 yıl önce
- New York ve Toronto'dan Oscar'a bakış9 yıl önce
- Altın Portakal yeniliklerle başlıyor9 yıl önce
- NYFF'den '13th' ve 'The Rehearsal'9 yıl önce
- Filmekimi'nden üç film9 yıl önce
- James Cagney müzikali parçalı bulutlu9 yıl önce
- NYFF'den ayrıksı ve deneyci filmler9 yıl önce
- Bu da Afro-Amerikalıların 'Bir Ulusun Doğuşu'9 yıl önce