Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Yaşadığımız uygarlığın sona ermesi korkusu, Soğuk Savaş yıllarında “nükleer kıyamet” endişesiyle gösterirdi kendini. 1990'larda sonra ise kıyamet nedenleri arasında kontrolden çıkan biyolojik silahlar, virüsler ve salgınlar gözdeydi. Philip Reeve'in 2001'de yayımlanan romanından uyarlanan “Ölümcül Makineler” (Mortal Engines) ise bizi yeniden “uygarlığın sonunu getirecek büyük savaş korkusu”na götürüyor. “60 Dakika Savaşı” diye bilinen bir “kuantum kıyameti” bu... Öyle bir savaş ki, bildiğimiz medeniyet tümüyle tarih oluyor. İkibinli yıllardan kalanlar, “Ekran Çağı” başlığı altında müzelerde sergilenirken, sıradan bir tost makinesi arkeologların el üstünde tuttuğu bir nesneye dönüşüyor...

Devasa büyüklükteki tankları andıran “yürüyen kentler”in hâkim olduğu bir dünya burası... İnsanlık sürekli bir savaş durumunda... Denizlerdeki “Büyük balık küçük balığı yutar” düzeninin bir benzeri yaşanıyor. Büyük kentler, küçük kentleri kovalayarak yakalıyor ve bünyesine katıyor. Filmin açılış sahnesinde hareket halindeki “Londra” kenti, güvertelerindeki binlerce insanın tezahüratları eşliğinde küçük bir Avrupa kasabasını yakalayıp yutuyor. Dönemin ekonomisi tümüyle böyle işliyor, av hiç bitmiyor. İnsanlık tarihinin birçok döneminde olduğu gibi kaba güç her şeyi belirliyor. Yürüyen kentlerin dışında olmak da kolay değil. Özellikle güneye inildikçe insanların alınıp satıldığı köleci bir düzenin izleri görülüyor... Öte yandan, Asya'da yerleşik hayata geçen insanlar var. “Yürüyen kentler”e karşı dağların arasına ördükleri büyük duvarın ardında yaşıyorlar. İşte bu yüzden “barbar göçebe vahşi Batılılar”la, “barış yanlısı yerleşik Doğulular” arasında bir uygarlık savaşından söz edilebilir.
Böylesi bir gelecek tasarımının Batılı bir yazarın kaleminden çıkması kuşkusuz şaşırtıcı. Belli ki Philip Reeve, Batı'yı bütün o uygar görününümünün altında saldırgan ve hâlâ fethetmeye arzulu olarak görüyor. “Yürüyen Londra”nın, bildiğimiz Londra'nın mimarisi ve geçmişinden “çeşitli parçalar” barındırması, barbarlıkla medeniyetin melezlendiği bir zihniyeti yansıtıyor.  Güleryüzlü, uygar ama zor kullanmaktan vazgeçmeyen bir sömürü düzeni bu...

Ancak “Ölümcül Makineler” bir aksiyon filmi olması itibarıyla bu tür politik, sosyolojik ve siyasi meseleleri ilk 30 dakikadan sonra tümüyle arka fona alıyor. Üstelik çok durağan ve düşünsel anlamda pasif kalan bir arka fon bu... Ön planda ise kaderleri kesişen iki gencin yaşadığı bir macera var ve bütün film o macerayla ilgili.. Tom Natsworthy (Robert Sheehan), Londra'da yaşayan genç bir tarihçi. Hester Shaw (Hera Hilmar) ise yürüyen büyük kentlerin güvenli dünyasının dışındaki  kaotik ortamda yaşamasını bilen bir genç kız. Öfkeli ve kararlı Hester, intikam peşinde. Londra'dan atılan Tom ise Hester'in peşinden ayrılmıyor... “Göçebe-kentli” ve “yerleşik-sistem dışı” olarak yaşadıkları dönemin iki kutbunu yansıtan Hester ve Tom, zorlu hayat koşullarında ayakta kalmaya çalışırken birileri Londra'da “medeniyetler savaşı”nda dengeyi değiştirebilecek kuantum silahını aktif hale getirmeye çalışıyor.

“Ölümcül Makineler” özel efektlerle dolu, sürükleyici, heyecanlı bir aksiyon filmi olmak için gösterdiği enerjiyi hikâyesine pek yansıtamıyor... Bu tür filmlerin kalitesi benim için biraz da “kötü adam” karakterinin derinliğiyle ilgilidir. Hugo Weaving'in oynadığı Thaddeus Valentine, iyi işlense belki biraz daha ilgiye değer bir karakter olabilirdi. Kızı Katherine (Leila George), Hester ve Tom'la ilişkisi ikiyüzlülük, yalanlar ve çıkmazlarla dolu ama film bunları hakkıyla ele almıyor. Tom ve Hester'in duygusal ilişkisi sıradan şekilde gelişiyor. Tom gibi kurulu düzene alışkın, genç bir tarihçinin aksiyon kahramanına dönüşümü de çok inandırıcı değil. Son bölümde Jihae'nin (Anna Fang) liderliğinde devreye giren isyancılar renkli karakterler ama filme ağırlıklarını koyamıyorlar. Jihae dahil hepsi çok yüzeysel duruyorlar.
“Star Wars” (1977) gibi bazı aksiyon klasikleri de karakterleri aslında öyle çok derinlemesine işleyemez. Ama anlatının öylesine güçlü bir yapısı vardır ki, karakter derinliğini umursamazsınız. Özetle, önemli olan hikâyedir. Hikâyenin sizi içine çeken çok yönlü akışıdır... Romanı bilmiyorum ama filme yansıyan ne yazık ki çok düz, basit ve her aşaması önceden tahmin edilebilir bir anlatı... Sonuçta, her şey, sorumsuz, hırslı bir kötü adam ve onu durdurmaya çalışan iyi insanlarla ilgili. Hikâyenin duygusal olarak beni etkileyen yanı robot Shrike (Stephen Lang) ile Hester arasındaki özel bağ oldu... Bunun dışında filmle duygusal bir bağ kurduğumu söyleyemem.
Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit serileriyle tanıdığımız Yeni Zelandalı yönetmen Peter Jackson, filmin yapımcılarından ve senaryo yazarlarından biri.  İlk uzun filmi için kamera arkasına geçen yönetmen Christian Rivers, yıllarca Peter Jackson için farklı departmanlarda çalışmış, “King Kong”la Oscar kazanmış deneyimli bir özel efektçi... Rivers “Ölümcül Makineler”de set tasarımları, özel efektleri ve aksiyon sahneleriyle gösterişli bir film koyuyor ortaya ama daha ötesine geçemiyor.
Filmin notu: 6

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!