Batı doğuyu nasıl görüyor?
Dünya tarihinde uygarlık olarak nitelenen tüm oluşumlar, adlarını ya coğrafyadan ya da egemen kültürün taşıyıcısı halktan almıştır. Bunun tek istisnası, Batı ve Doğu biçiminde yön adlarıyla belirlenen iki uygarlık alanıdır. Bu yönsel adlandırmaların açıkça işaret ettiği üzere, aslında köken itibariyle tek bir uygarlık söz konusudur. Bu kökensel uygarlık, belli bir süreç içinde ikiye bölünmüş ve iki cephe birbirinden farklılaşmıştır. Aslında bir bölünmeden çok, sonradan Batı adını alacak kesimin ana gövdeden ayrılması ve farklılaşması söz konusudur. Batı bu süreçte aktif kesimi meydana getirirken, Doğu, kökensel yapılanmaları büyük ölçüde muhafaza etmiştir.
Batı küresinin, farklılığı açıkça fark edilen ve kökenden uzaklaşmış bir uygarlık alanı haline gelmesinin başlangıcını İslamiyetin ortaya çıkışına kadar geri götürmek mümkündür. Bu radikal kopuşun ardından, tamamen Batı’da oluşan ve Batı’ya özgü süreçler olarak, Feodalite, Rönesans, Reformasyon, Aydınlanma, Kapitalizm, Sanayi Devrimi gibi oluşumlar, Batı adını verdiğimiz uygarlık küresinin Doğu’dan tamamen farklı bir kurumsal, kültürel ve zihinsel iklim oluşturmasına neden olmuşlardır.
Bütün bu süreçler birikimli olarak okunduklarında, bireysellik, kişisel hak ve özgürlükler, laiklik, demokrasi, özel-kamusal alan ayırımı gibi kurum ve yapılanmaların da neden Batı’da ortaya çıktıklarını, ama Doğu’nun kökende kalması nedeniyle bunlara benzer bir şeyler üretemediğini görmek mümkün hale gelir. Eski Dünya’nın tarihi bu bağlamda değerlendirildiğinde, Batı kendini bazı mirasların üzerinde yükseliyor olarak görmektedir. Batı uygarlığı, temelini eski Yunan logos’una yerleştirmektedir (anlamsal ayırım bile farklılığı tek başına ortaya koyacak niteliktedir, aynı logos kelimesi Batı dillerine bilgi olarak geçerken, İslam felsefesinde bu kelam olarak anlaşılmaktadır). Bu, aklın ve ispatın dinsel mitoslara üste gelmesidir. Eski Yunan felsefesi, Batı’ya kavramsallaştırmayı armağan etmiştir. Rönesans, bireyi cemaat cenderesinden kurtarırken, Aydınlanma ve modernite eleştirel aklı gündeme sokmuşlardır. Böylece artık tarih insan tarafından yaratılan bir süreç olarak algılanırken, önbelirlenmişlik (kader) doktrini reddedilmektedir. Bunun yanı sıra, aklın egemenliği vahye karşı çıkmış, din özel alana taşınarak kamusallığını kaybetmiş, bireysel bir konuma indirgenerek toplumsallığından uzaklaştırılmıştır. Laiklik veya sekülerleşme adını alan bu oluşumun üzerinde inşa edilen demokrasi ise, kimliklere değil ekonomik paylaşımın yönüne ilişkin siyasetin şekillenmesini gündeme sokmuştur.
Ünlü İngiliz yazar Rudyard Kipling, “Doğu Doğu’dur ve Batı da Batı, bu ikisi asla birleşemez” demiştir. Bu söz, Batı’nın Doğu tasavvurunun temel işaretlerinden biridir. Batı kendini “olması gereken” olarak gördüğü için, Doğu’yla bir senteze gitmeyi asla aklına getirmemekte, onun ancak batılılaşarak “uygarlaşabileceğini” düşünmektedir, çünkü “uygarlık demek, Batı demektir”. Bu anlayış Batı’da o kadar egemendir ki, Batı dinsel çevreleri bile Doğu Hıristiyanlarını kendilerinden değil de Doğulu olarak görmekte ve onların da “uygarlaşmaları”, yani batılılaşmaları gerektiğini düşünmektedirler.
Batı’da oryantalizm adı verilen bir inceleme disiplininin çıkmasına rağmen, Doğu’da oksidantalizm gibi, bunun muadili bir alan oluşmamıştır. Çünkü Batı, Doğu’yu hem bir merak nesnesi olarak incelemekte, hem de bir karşıt-ben olarak inşa ederken, kendi idealini ve Batı tasavvurunu oluşturmaktadır. Batı’nın oryantalizmi, Doğu’yu reşit olmamış bir konumda görmektedir, çünkü Batı’da kurumlar, Doğu’da gelenekler egemendir.
Böylesine bir zihinsel ve tarihsel yapılanmanın doğrultusunda, Batı’nın Doğu tasavvuru, bir cins Batı’nın zıddı (veya Deccal) olarak belirmektedir. Bu bağlamda, bu “öteki” olarak algılanan Doğu, 1001 Gece Masalları’nın başat dekoru oluşturduğu bir alemde, her şeyin gizli kapaklı olduğu, despotik (müstebit), komplocu ve katı hiyerarşik bir toplum yapılanmasının içine oturtulurken; Batı, demokrasi, ifade özgürlüğü ve fırsat eşitliğinin alanı olarak karakter kazanmaktadır. Batı uygarlığı kendini Aydınlanmanın, Fransız Devrimi’nin ve Modernitenin öz çocuğu olarak görürken, bu üçlü sürecin dinin, siyasetten, iktisattan, kültürden, örf ve adetlerden ayrılmasının ve bütün bu alanların dinin vesayetinden kurtulmasını sağladığını belirlemekte, Doğu’da buna benzer bir şey yaşanmadığı için, dinin bu bölgede birinci konuşmacı, en önemli belirleyici olma konumunu sürdürdüğünü tespit etmektedir.
Batı’ya göre, Doğu’nun temel dini olan İslamiyet “dogmalarının (veya kuşkularının) üzerine kapanmıştır. Tartışmayı, kanaat özgürlüğünü hakaret olarak kabul etmekte, böylece kendi gibi olmayanın veya düşünmeyenin de onun gibi düşünmesi ve davranması gerektiğine inanmaktadır. Düşünceye ve bilgiye kapılarını kapatmıştır (içtihat kapısı kapandı)”.
Batı kendini evrensel ülkülerin gerçekleşme alanı olarak görmekte, böylece kendi tarihini de evrensel tarih ve diğer tarihleri de evrensellikten sapma olarak konumlandırmaktadır. Bu durumda, hümanizma, insan hakları, insan yapısı yasaların (pozitif hukuk) üstünlüğü gibi kurumların oluşumunun ardında, yalnızca kendi uygarlık küresinin ürünü olarak gördüğü özgür aklı bulmaktadır. Özgür akıl ise, din de dahil her türlü totalitenin hükmünden kurtuluş, akıl ve bilimin dine üstünlüğü olarak tanımlanmaktadır. Bu doğrultuda Batı ideali, dünyanın tümünü aynı sistemin (kendi sistemi) içine almak; kavranılamayan, bu yüzden sonsuz olan evreni sonlu dünyaya dönüştürmek (bilinmezi bilinir hale getirmek); doğal doğanın yerine, iktisat tarafından yaratılan yapay doğayı yerleştirmek olmaktadır. Bunların sonucu olarak Batı kendini değişme’nin alanı olarak görürken, Doğu’nun değişmeye direndiğini düşünmekte, buradan hareketle Batı’nın tarihin, Doğu’nun tarihsizliğin alanı olduğunu kurgulamaktadır.
Hz. Muhammed’in karikatürleri nedeniyle yaşanan kriz esnasında bir Fransız gazetesinde yer alan şu ifadeler, Batı’nın Doğu’yu nasıl gördüğünün özeti niteliğindedir: “Önce Danimarka basınında, sonra Avrupa basınında yayınlanan Hz. Muhammed karikatürleri çerçevesindeki polemik, İslamiyetin Avrupa’daki diğer dinler gibi bir din olmayı öğrenmesinin gerektiğini ortaya koymaktadır. Yani tıpkı diğer dinler gibi esas olarak özel hayatla sınırlı ve ifade özgürlüğü başta olmak üzere demokratik ilkelere ve yasalara saygılı bir din olmayı öğrenmesi gerekmektedir”.
Rudyard Kipling haklı mı çıktı acaba?