Burka giymek kadını özgürleştirir!
Kadın örtünmesi, İslamiyetten çok daha eskilere uzanan ve dünyanın neredeyse bütün toplumlarında rastlanılan bir uygulamadır. Bunun yanı sıra, her din, içine doğduğu kültürel ortamın kadim geleneklerinin çoğunu değiştiremez, değiştirmek de istemez ve ortamla uzlaşmak için bunlardan bazılarını içine alır ve zamanla dinileştirir. Örneğin Hıristiyanlıkta ve İslamiyette nikâh, başlangıçta hiç de dini bir konu değilken ve çiftlerin kendilerine kalmış bir iş iken, zamanla bu iki dinin de her şeyi kapsamına alma eğilimi içinde dini alanın birer parçası haline sokulmuşlardır. Açıkçası başlangıcı itibariyle o dinin ögesi olmayan (hatta daha önceki başka bir dinin bir ögesi olan) bir kültür nesnesi, dinin, varlığını sürdürmek için her şeyi kendi diline çevirmek zorunda olmasından ötürü, o dinin bir unsuru haline getirilir ve zamanla o dinin inanç göstergelerinden biri olur.
Kadın örtünmesi konusunda da böyle olmuştur. Orta Doğu’da, Çin’de veya Hindistan’da ilk yerleşik topluluklara kadar geri giden örtünmenin, başlangıçta dinle bir ilgisi yoktur. Kadını işaret etmeye, ayrıştırmaya, kapatmaya veya erkeğe tabi kılmaya yarayan, erkeğin hakimiyet simgelerinden biridir. Zaman içinde bütün bu coğrafyalarda farklı farklı dinlerin bir unsuru haline gelmiştir. Brahmanizm, Budizm, Zerdüştlük veya Musevilik, birbirlerinden çok farklı dinler olmalarına rağmen, kadın örtünmesini iman ölçütlerinin arasına sokmuşlardır.
Musevilikten türeyen Hıristiyanlık da kadınların örtünmesini emretmektedir. Hıristiyanlığın gerçek kurucusu olan Tarsuslu Aziz Paulus, “Korinthoslulara Mektup”unda (Hıristiyanların Kutsal Kitap saydıkları Kitabı Mukaddes’in Yeni Ahit bölümünün bir kesimidir), kadının erkekten yaratıldığı için ona bağımlı olduğunu, oysa erkeğin yalnızca Tanrıya bağımlı olduğunu bildirdikten sonra, kadının bu bağımlılığının simgesi olarak ve erkeğini utandırmamak için örtünmek zorunda olduğunu bildirmektedir.
Hıristiyanlık tarihi, diğer bütün dinlerin tarihlerinin de olduğu gibi, bir değişim ve dönüşüm dizisidir. Nitekim, kadın örtünmesi çok uzun bir süre uygulandıktan sonra, Modernite devrimiyle birlikte ortadan kalkmış, bu başlangıç kuralını yalnızca rahibeler sürdürmüşlerdir (onlar da İsa’yla evlidirler). Bugün Katolik veya Ortodoks bir rahibenin örtünme biçimiyle, çarşafa girmiş Müslüman bir kadının örtünme biçimi arasında hiçbir fark yoktur.
Demek ki örtünme İslamiyete özgü değildir ve asıl önemlisi, aşılamaz bir unsur değildir. İman unsuru haline gelmesi, dinin gelenekle uzlaşma gayretinin sonucudur. Örtünme, İslamiyetten eskidir ve İslamiyet bu örtünme biçimini aynen benimsemiştir. Bunun en kesin kanıtı, yani İslamiyetin kendine özgü, kendi vaz’ettiği bir örtünme biçiminin olmadığının kesin kanıtı, bugün İslam aleminde, farklı kültür dairelerinde farklı örtünme biçimlerinin öne çıkmış olmasıdır.
Birkaç örnekle yetinmek üzere, Hint Okyanusu’ndaki Komor adalarında, Müslüman kadınlar, başı ve bazen de omuzları örten “kichali” adında bir örtü örtmekte, bedenin geri kalan yerleri ve yüz açıkta kalmaktadır. Ve kichali, bu adaların İslamiyet öncesine dayanan geleneksel örtüsüdür. Malezya’da ise bu iş, “tadung” adı verilen beyaz pamuklu bir başörtüsüyle olmaktadır. Senegal’de, Müslüman kadınların çoğu örtünmezken, bir kısmı da “ibadou” adı verilen bir başörtüsü kullanmakta, ama örneğin göğüslerini tamamen açıkta bırakabilmektedirler.
A.E. Mc Leod’un “new veiling” (yeni örtünme biçimi) adını verdiği “hicap” ise bugün İslam aleminde dinsel bir ögeden çok, bir kimlik gösterme aracı olarak hızla yayılmakta, ama ülkeye, kültüre, sınıfa ve tarikata göre farklı biçimler almaktadır.Hicap’ın, gözler hariç bütün bedeni örten şekline nikab, gözleri de örtenine burka veya çadri denilmektedir. Bu cins örtünmeler teokratik yönetimler tarafından kadınlara dayatılmaktadır. Nihayet sonuncu örneği İran’dan vermek üzere, kökü MÖ 648-330 yıllarına dayanan Akamenid krallığı zamanında ortaya çıkan ve kültür-din uzlaşması sonucunda İran İslamiyetinin unsuru haline gelen çador, başı da kapsayan siyah bir çarşaftır ve bugün molla rejimi tarafından bütün kadınlara dayatılmış durumdadır. Öylesine ki, siyah bir pardesü giyip, başlarını siyah bir başörtüsüyle örten kadınrlar bile, “dinin kutsallığını tahkir” ettikleri suçlamasıyla ceza görebilmektedirler.
Aziz Paulus’un açıkça ifade ettiği üzere örtünme, “kadının erkeğe tabiyetinin simgesi”dir. Kökü dinsel olmamakla birlikte, erkek egemenliğinin din tarafından da tanınması sonucu dinselleşmiştir. Hıristiyanlık bunu gündelik hayattan uzaklaştırarak sadece din alanına (manastırdaki rahibelere) özgü hale getirecek kadar İnsan (dolayısıyla Kadın) haklarına saygılı hale geldiğine göre, İslamiyet de yapabilir.
Bu arada, Fransa’da yaşayan ünlü sosyolog Nilüfer Göle’nin, “Burkanın hatırlattıklarını, burkanın karanlığının rahatsız ediciliğini seviyorum, düşündürücülüğünü seviyorum. Unutmak istediğimiz ama burkanın hatırlattığı bir şey var. Mahremiyet ve her şeyin görünür olamayacağı” sözü, olayı tamamen tersine çeviriyor.
Bugün kimse “herşey görünür olsun” demiyor. Mahremiyet ortadan kalksın diyen de yok. Söylenilen yalnızca, insanların kendi mahremlerini nasıl düzenleyeceklerine kendilerinin karar verme haklarının güvence altına alınması. Bunları binlerce yıllık kadim geleneklerin fosilleşmiş hallerine bağlanmak istemiyor insanlar. Üstelik burka, bir mahremiyet alanı yaratmıyor, o bir hapishane. Kendi kimliği olmayan, “erkeğin kaburgasından yaratılmış” kadının erkeğe tam tabiyetinin ve kendi başına bireysel kimliği olamayacağının çok sert ve çok açıkça ilânı. Erkeğin kadına karşı kullandığı en ağır sindirme hareketlerinden biri. Göle, fantezi yapayım derken, kadınların hapishanesini daha da karanlıklaştırıyor!