Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Batılı bilim adamları, bundan yıllarca önce, dış dünyayla hemen hemen hiç teması olmayan ücra bir Afrika köyünde yerlilere bir film gösterirler. Yerliler, sinemayla ilk defa karşılaşmaktadırlar, şaşkınlıkla izlerler. Sonunda bilim adamları sorarlar: “ne gördünüz?”. Bütün köy halkı, hep birlikte “tavuk” der. Ama filmde tavuk yoktur. Bir daha oynatılır, gene “ne gördünüz?” diye sorulur, cevap değişmez: “tavuk”. Batılılar, filmi bu kez kendileri dikkatle izlerler, ama tavuk yoktur. Onlarla birlikte seyreden yerliler ise tavuk gördüklerinde ısrarcıdırlar. Bunun üzerine film kare kare incelenir ve sonunda, çok kısa bir süre için bir tavuğun kaçtığı görülür.

        Yerliler, kendi hayatlarına ait hiçbir şey göremedikleri ve bu yüzden anlamlandıramadıkları bu filmde, tanıdıkları yegâne şey olan tavuğu, o kısacık sahneye çıkışında hemen yakalamışlardır. Batılılar ise, başka anlamlarla meşgûl olduklarından tavuğu görememişlerdir. Kültürler arasındaki alıntılar da aslında aynen böyle olmaktadır. Bir kültür küresinde, o kültürün geçmişi ve şimdisi içinde üretilen bir kavram, başka bir kültür küresine geçtiği zaman, asıl içeriğinden tamamen boşaltılma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

        Batı’da 19. yüzyılda bugünkü içeriğine kavuşan entelektüel kelimesi, J.-P. Sartre tarafından, “üstüne vazife olmayan işlere karışan kişi” olarak tanımlanmaktadır. Albert Camus ise, “tarihi yapanların değil, tarihe maruz kalanların yanında olan kişi” tanımını getirmektedir. Bunlara daha başkaları eklenebilir, ama sonuçta entelektüelin bir “itirazcı” olmasının kaçınılmazlığı ortaya çıkmaktadır. Veya tersinden söylenirse, “itiraz etmeyen bir düşünür, bir yazar veya bilginin” entelektüel olması mümkün değildir.

        Ülkemizde entelektüel kelimesi çoğu zaman “aydın”ın ve bazen de “bilgili insan”ın, eski tabiriyle “allâme”nin karşılığı olarak kullanıldı. Oysa bu terimler arasında bağlantı yok. Aydın, Osmanlı Batılılaşması sırasında ortaya çıkan “münevver”in çevirisi, yani aydınlanmış kişi. Daha açık bir ifadeyle belli bir ideolojinin takipçisi. Allâme ise çok şey bilen kişi. Entelektüel bunların hiçbiri değil. Aydın, nasıl başkalarının aklından çıkanları öğrenerek aydınlanıyorsa, entelektüel de kendi aklının sentezlerinin peşindeki kişidir. Bu yüzden de kaçınılmaz olarak “itirazcı”dır.

        Zaman Gazetesi 11 Temmuz 2010’da Murat Tokay imzalı “Entelektüel bayrak el değiştiriyor” başlıklı bir yazı-röportaj yayınladı. Burada, Türkiye’de entelektüellerin hep İstanbul’da oldukları ve bunun artık kırılarak Anadolu’dan da entelektüel çıktığı” savunulduktan sonra, bu yeni entelektüellerin “demokrat, muhafazakâr, liberal” olma gibi ortak özelliklere sahip oldukları bildiriliyor.

        Zurnanın zırt dediği yer burası. Entelektüel mecburen “itirazcıdır”, muhafazakâr da mecburen “kabulcü”. Bu iki özellik aynı anda aynı kişide bir arada olamayacağı için, “muhafazakâr entelektüel” diye bir şey olamaz. Bu son derece matematik gerçek, bizim de Batı’dan gelen kavramları Afrika’nın ücra köyündeki yerliler gibi yorumladığımızın işaretidir. Onlar koskoca filmde yalnızca tavuk görüyorlar, biz ise koskoca bir entelektüel olgusunda gidip en olmayacak şeyi, muhafazakârlığı görüyoruz.

        Çünkü bizde şimdiye kadar “okumuş kişi”nin kendini halkı için feda etmesi, adeta onun “tetikçisi” olması beklendi. Bu arada, bu okumuş kişinin “halkın değerleri” (bunlar her ne iseler, hiçbir zaman bir dökümü ve içerik analizi yapılmamıştır) ile çatışma içinde olmaması, bunları peşinen kabul etmesi, hatta bunları en yüce değer olarak kabul etmesi beklendi. Aydın, böyle tanımlandı ve işin kötüsü “aydınlar” da kendilerine biçilen bu rolü sevdiler. Böylesine bir ortamda oluşabilen birkaç nadir entelektüel de “çıkıntı, uçuk, uzaydan gelmiş, Türkiye’nin gerçeklerinden bihaber veya vatan haini” gibi sıfatlarla donatıldı.

        Anlaşılan, yakında imamlara, subaylara, memurlara ve hatta siyasilere “entelektüel” diyeceğiz!

        Diğer Yazılar