Türkiye'nin yeri doğuda mı, batıda mı?
Bu o kadar eski bir tartışma ki, çoktan sonuçlanmış olması gerekirdi. Osmanlının Batı karşısındaki güçsüzlüğünün (geriliğinin dememek için) farkına vararak, kendini bir şeyler yapmak zorunda hissettiği 18. yüzyılın ikinci yarısından bu yana, yani iki buçuk yüzyılı aşan bir süreden beri, bu konu bu ülkenin hiç değişmeyen ana tartışma maddesi olmuştur. Tartışmanın hâlâ sürüyor olması, Türkiye’nin yerini belirleyemediğinin işaretidir ve yeryüzünde bu konumda başka hiçbir ülke yoktur.
Türkiye’nin geleneksel kanadı, ülkenin yerinin Doğu olduğunu iddia etmekte, ama Doğu’nun niteliğini tam olarak tanımlamanın iyice uzağında kalarak, abartılmış ve tahrif edilmiş bir Osmanlı güzellemesi içinde, hiç de akla yakın olmayan şeyler söylemekten ileri gidememektedir. Buna karşılık Batılı kanat da, çok Doğulu bir refleksle, katılmak istediği Batı’yı hiç tanımamakta, ona bazı gerçekdışı nitelikler atfetmenin ötesine geçememektedir.
Doğulu veya Osmanlı olmak, olanaksızı talep etmektir. Zaten Osmanlının kendisi, tarih içinde yerini şaşırmış antik bir imparatorluktu, bir başkent imparatorluğuydu, bütün taşrasını başkenti İstanbul uğuruna geriliğe mahkûm etmekten hiç çekinmemişti. Savaş üzerine kurulu bir sistemdi ve savaşlarla göçtü. Geri getirmek olanaksızdır, getirilse dahi bir gün bile yaşama şansı yoktur. Bunun üzerinde durmanın hiçbir anlamı yoktur. Yeni-Osmanlıcılar masal dünyasında yaşıyorlar.
Ama Batıcıların durumu çok daha kötü. Hiç tanımadıkları bir aleme katılmak istiyorlar ve bunun “katıldık” demekle veya onların “aldık” demeleriyle olacağını sanıyorlar.İşe Batı’nın nasıl oluştuğu bilgisinin edinilmesinden başlamak gerekiyor. Batı, kendini Orta Çağ’da ve onun arkasından gelen Rönesans döneminde ayrı bir uygarlık küresi olarak inşa etmeye başlamıştır. Oysa bizim ülkede neredeyse herkes “Karanlık Orta Çağlar” söyleminin arkasına bilinçsizce takılmış durumdadır. Ve bu ülkede yaşayan insanların ezici çoğunluğu, Rönesans’ın, “İstanbul’un Türkler tarafından alınmasından sonra Batı’ya kaçan Bizanslı bilim adamlarının sayesinde başladığına” inanacak kadar saftır.
Bugün Batı’ya Batı yapan kurumların neredeyse tamamı Avrupa Orta Çağı içinde oluşmaya başlamıştır. Yani Orta Çağ karanlık değildir. İnsanların bir konu hakkındaki cehaletlerini, o konunun “karanlık” olduğu karartmasıyla örtmekten vazgeçmeleri gerekir. Orta Çağın Batı uygarlığının temelinde yer alan en önemli katkısı, devletten kaynaklanmayan, devlet sayesinde olmayan bireysel gelişme olanağıdır. Oysa Doğu’da hiç kimse, devletin izin vermediği hiçbir mevkiye ulaşamaz. Buna karşılık Orta Çağ’da Batı’da oluşan soyluluk, unvanlarını da, topraklarını da her şeyini devletin dışında elde etmiştir. Onu taklit ederek gelişen burjuvazi de, bütün kazanımlarını kendi gayreti sayesinde elde edecektir. Böylece Doğu’nun her şeyi belirleyen ve kişisel iradeye yer bırakmayan devletinin karşısında, Batı’da bireysel özerklik adaları oluşacak ve demokrasi, insan hakları, hakların güvencesi olarak hukuk sistemi gibi sayısız kavram ve kurum bu noktadan itibaren ortaya çıkacak ve gelişecektir.
Rönesans, elbette İstanbul’un alınmasından çok önce başlamıştır, kökünü 13. yüzyıla (1200’yü yıllar) kadar geri götürmek gerekmektedir. Özü itibariyle, bireyin ortaya çıkması (bu da kapitalizmi, özel girişimi vb) mümkün hale getirecektir ve başka bir bireysellik olan ulus-devletin belirmesi ile vurgulanmaktadır. Birey, koskoca bir siyaset alanının inşa edilmesi sürecinin içinde temel aktör olurken, Doğu’da siyaset tamamen saray çeteleri arasındaki pusu ve kelle alma savaşı olarak cereyan edecektir. Ulus-devlet ise, çok az kişinin tekeli olan Latince bilgi alanını ulusal dillere açacak, daha çok insan okur yazar olacak ve iktisadi gelişmenin nemaları sadece egemenlerin elinde kalmayacak, alt tabakalara doğru yayılacaktır.
Ama Orta Çağın ve Rönesans’ın asıl önemi, o zamana kadar bütün dünyada belirleyici iki öge olan ve en değerli işler sayılan askerliğin ve dinin öneminin azalması, iktisadın öneminin artması yönünde etki etmeleriyle ortaya çıkacaktır. Batı, bu açılardan bakıldığında, bireyin kaderinin askerlerden, din adamlarından, devletten, doğrudan doğruya kendi eline geçme süreci olarak oluşmaktadır.
O halde, Türkiye’nin Batılılaşması demek, eğer bu gerçekten isteniyorsa, bireyin önündeki engellerin temizlenmesi demektir. Bunun için gereken kurumların oluşturulması demektir. Yani askerleri sivillere tabi hale getirmektir, ama aynı zamanda dini de devletin içinde yer alan bir kurum olmaktan çıkartmak demektir. Bireyi sadece oy veren bir varlık olarak görmek değil, aynı zamanda tek bir tanesinin bile ziyanının bütün toplumu yaralaması gereken bir değer olarak görülmesini sağlayacak kurumların da oluşturulması demektir.
Rönesans, Batı için Doğu’nun her şeyi belirleyen arkaik rejiminden kurtuluş demektir. Türkiye de kendi Rönesans’ını yaşamak istiyorsa, arkaik yapılarını tasfiye etmek zorundadır.
Bu arkaik yapıların neler olduğuna ilerideki yazılarda değiniriz, ama şimdiden başlıcalarını söylemek gerekirse, bu ülkede yurttaşlar arasında hâlâ cinsiyetten, etnik kökenden, mensup olunan din ve mezhepten… kaynaklanan eşitsizliklerin bulunması, yurttaşlık oluşumunu baltalamakta ve siyaset bir yanaşmalar ile ekip başları gruplaşması halinde, demokratik olmanın çok uzağında, fena halde mafyavari bir görüntü vermektedir. Siyasetin lider sultasından kurtarılması şarttır. Ama bu tek başına yetmez, insanların kafasına eğitim sürecinde sokulmuş saçma sapan hiyerarşilerin de yıkılması gerekir. İşimiz zor, ama gene de konuşmaya başlamak gerekiyor.