Görev kutsaldır!
FRANSIZ haber dergisi L’Express’i 1953’te daha 29 yaşındayken kuran büyük gazeteci Jean-Jacques Servan- Schreiber, 1968’de yayınlanan Amerika Meydan Okuyor adlı kitabında, Fransız-İngiliz ortak projesi olan Concorde uçağının öyküsünü de anlatır. Hem İngiltere’de hem Fransa’da birer “ilk Concorde” inşa edilmektedir. Fransızlar uçağı İngilizlerden 6 ay önce bitirirler ve 2 Mart 1969’da Toulouse’da ilk deneme uçuşunu gerçekleştirirler.
Servan-Schreiber, bu “Fransız hızlılığı” nın nedenini araştırır. Vardığı sonuç, aslında Fransızların hızlı değil, İngilizlerin yavaş olduğudur. Fransızlar, proje takvimine harfiyen uymuşlar. İngilizler bir miktar savsaklamışlardır. Çünkü İngilizler ikide bir kahve molası vermekte, izne çıkmakta, Fransızlar bunu yapmamaktadırlar. Bu bulgulardan sonra, İngiliz çalışma hayatında önemli reformlar yapılacak ve onlar da Fransız rakiplerinin performansını yakalayacaklardır.
Bundan bir süre önce, Çamlıca’da yangın çıkar ve hızla yayılır. Hemen itfaiye çağrılır. Bölgedeki villa sahiplerinden biri olan eski Galatasaray kulüp yöneticisi Ergun Gürsoy‘un eşi Ayşe Gürsoy, “Yangın Başbakanın villasına yakın yerde başladı. Üsküdar ve Büyükşehir itfaiyelerinin telefonunu biliyordum. Hemen aradım. İtfaiyeden, ‘şu an kimse yok, herkes cumada’ diye cevap geldi” dedi.
İlk bakışta çok sıradan bir olay. Tarlasını otlardan temizlemek için veya mangal keyfi yapmak için kilometre karelerce ormanı yakan ve buna hiç aldırmayan “yurttaşlarımız”, bu duruma üzülen yurttaşlarımızdan herhalde daha kalabalık. Üstelik bu insanlarının çoğuna göre, deprem, trafik kazası, çocuğun ishalden ölmesi, komşuya gitmek için eve kilitlenen çocukların sobadan zehirlenmesi ve diğer binlercesinin “Allah’ın takdiri” olması gibi, Çamlıca’daki yangın da elbette “Allah’ın takdiri”.
O halde niye itfaiye var? Herhalde birileri işe alınsın da, sebeplensin diye. Nitekim öyle! İtfaiyenin görevi yangın söndürmektir. Bu onun kamusal sorumluluğudur, çünkü kamu, herkesi ilgilendiren bu işi ona havale etmiştir ve karşılığında, herkesten toplanan paralardan maaş almaktadır. Dini vecibeler ise, kişilerin bireysel sorumluluğudur, kamuyu hiçbir şekilde ilgilendirmez. Açıkçası, itfaiyecilerin ücret aldıkları kamusal işlerini savsaklayıp bireysel bir işlerini yapmaları ağır bir ihlaldir, bir zimmet suçu meydana getirir. Çünkü kamu (yani biz hepimiz), insanların özel işlerini görmeleri için onlara para vermez. Nasıl bir çalışan, mesai saatinde “ben maça gidiyorum”, “ben kızımı bale kursundan alacağım”, “çiçeklere su vereceğim” diyemezse, “Cumaya gidiyo-rum” da diyemez. Eğer kişi dini vecibelerini çok önemli görüyorsa, bunun bedelini kamuya ödetmeden, ücretsiz izin alarak yerine getirebilir. Çok açıkçası, cumaya giden kamu görevlilerinin işte bulunmadıkları sürenin ücretleri kesilmelidir.
Ama bazı işlerde (hastane, okul ve elbette itfaiye) izin alınamaz. O zaman bu işlere giren “dini bütünlerin”, dini vecibelerini “kazaya” bırakmaları ya da böyle işlere girmemeleri gerekir. Bu ülke, dinin özel bir iş olduğunu anlayamadı. Sokaklarda, metro içlerinde, yani herkese tahsis edilmiş alanlarda namaz kılmak, belediyelerin ramazan çadırları ve iftariyelik dağıtmaları, ezanın bütün diğer sesleri bastıracak kadar yüksek tondan yayınlanması hep kısmi hakların bütünün haklarının önüne geçmesi, yani imtiyaz yaratmasıdır. İmtiyazların olduğu bir sistemde demokrasi yaşayamaz. Öte yandan sadece hoparlör örneği bile, aslında bu gibi bireysel dinsel uygulamaların kamusal hale getirildiğini, böylece toplum üzerinde baskı kurulduğunu göstermektedir. Hoparlör brövesi, 10 Aralık 1877’de C.H. Siemens’e verilmiştir. Türkiye’ye gelmesi 1930’lar, yaygınlaşması 1950’lerdir. Bu tarihten önce çıplak sesle ezan okunuyordu ve insanlar dinden imandan çıkmıyorlardı.
Acaba Concorde projesinde çalışan Fransızlar ikide bir “kiliseye gitselerdi”, İngilizlere 6 ay fark atabilirler miydi?