Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Cumartesi gecesi Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun İstanbul Dolmabahçe’de “kültür-sanat insanlarıyla” yaptığı toplantıda bir sanatçı, İstanbul’da yokluğu çekilen tam teşekküllü bir “hayvan hastanesinden” söz etti bir ara.

        Birçok konu gibi bu konu da ilgi gördü. Birkaç kişi söz aldı, konuştu.

        Onlar konuşurken, ben de modern insanın hayvan sevgisi üzerine düşünmeye başladım.

        Çocukluğumda, şimdi kendi çocuklarımda olduğu gibi öyle bağımlılık derecesinde bir hayvana bağlılık hissetmediğimi düşündüm. Kızımla oğlumun, bir kedi için, bir köpek için, bir kuş için, bir balık için sanırım yapamayacakları şey yok.

        Oysa ben onların yaşındayken, hayvanlara karşı oldukça hoyrat, hatta zalim bile sayılırdım.

        Bizim için yakınımızda olan her hayvanın bir işlevi vardı. Kedi sevilmek için değil, evdeki fareleri yakalamak için, köpek sana arkadaş olsun diye değil sürüye çobanlık yapmak, geceleri de evi beklemek için, öküz çift sürmek, inek süt vermek, koyun-keçi bizi beslemek için vardı ve biz de onları o yüzden besliyor, seviyorduk.

        Hepsi hayatımızda süs olsun, vicdanımızı rahatlatsın diye değil, hayatımızı kolaylaştırsın diye vardı.

        ***

        Hoyratlığıma gelince...

        Kuş avına çıktığımızı hatırlıyorum, günde yedi yılan veya kertenkele öldürürsek eğer, doğrudan cennete gideceğimizi söylemişlerdi büyüklerimiz bize.

        Kertenkele hicret sırasında Resulullah’a kalleşlik yapmış, mağaranın ağzında kafasını sallayarak düşmanlarını oraya çağırmıştı. Yılan içinse fazla söze gerek yok, onunla düşmanlığımız ezeliydi zaten.

        ***

        Köyümüzde çeltik ekiliyordu. Yaz başı tarlalara su birikir, zamanla su iyice ısınır, çürür, içinde kurbağalar çoğalır, bir süre sonra da yılan yatağı haline gelirdi.

        Biz çocuklar da ucu çatallı sopalar yapar, arka arkaya dizilir, ıslık çalarak o pirinç tarlalarının kenarlarında gezinirdik. Yılan ıslığı duyar duymaz tuhaf bir şekilde suyun içinde kafasını kaldırır, ıslığın geldiği yöne bakardı. Biz de usulca ucu çatallı çubuğa yılanı sarar, suyun dışına çıkarır, bir başka arkadaşımız da elindeki sopayla onu öldürürdü. Böyle böyle günde onlarca yılan öldürür; akşama doğru da, öldüğümüzde cenneti garantilemenin gönül rahatlığı içinde evlerimizin yolunu tutardık.

        ***

        Ben bunları düşünürken, “hayvan hastanesi” tartışmasının gelip “çocuk-hayvan” sevgisine dayandığını gördüm bir ara. Tam o sırada Başbakan Davutoğlu söze girdi ve çok ilginç bir yılan hikâyesini anlatmaya başladı.

        ***

        Başbakan Davutoğlu’nun kızı sol yanında oturuyordu. Hikâyenin kahramanı oydu ve yıllar öncesinde kendisi henüz küçükken yaşanmıştı.

        Hani olur ya, bir başarısı, yapmasını istediğimiz bir şey karşılığında, “Şunu şunu yaparsan, şu işte başarılı olursan, ne istersen sana alırım” deriz ya çoğu zaman çocuklarımıza, böyle bir durumda Davutoğlu da kızından bir şey istemiş. Kız da, tam babasının istediği gibi davranmış, baba da kızını karşısına almış ve “Dile benden kızım, ne dilersin?” demiş.

        Kızı tam bir hayvan müptelası...

        Yekten, “Baba, bana bir yılan al” demiş.

        Herhalde bir babanın çocuğundan en son duyacağı istek böyle bir istek olmalı. Şaşırmış. Ama neylesin ki bir kez söz çıkmış ağzından, yapacak bir şey yok.

        Beraber gitmişler Eminönü’ne, o zamanlar Mısır Çarşısı’nın sağ yanında her çeşit hayvan satılıyor.

        Sormuşlar, satılık yılan da var pazarda. Zehirlisi 25, zehirsizi 20 bin lira o zamanın parasıyla. O da zehirsizini almış, yılanı bir kutuya koyup eve getirmişler.

        Davutoğlu o sırada üniversitede hoca... Hoca’nın kütüphanesi evin balkonuna da taşmış; eve getirdikleri yılana balkonda, kitapların arasında bir yer yapmışlar.

        Kızı yılanına gözü gibi bakıyor.

        ***

        Bir gün bir televizyon kanalından Hoca’yla röportaja gelmiş iki gazeteci. Kütüphaneye kameralar falan kurulmuş, tam söyleşi başlamış ki, balkondan küçük kızın çığlığı yükselmiş. Röportajı kesip oraya doğru koşmuşlar, küçük kızın iki gözü iki çeşme:

        “Baba, yılan kayboldu” demiş.

        Sahiden de yılan yerinde yok. Başlamışlar hep birlikte yılanı aramaya. Arama faaliyetine televizyon muhabirleri de katılmış. Bir yığın kitabın arasında yılanı ara ki bulasın...

        Kütüphanesinin her köşesine vâkıf olan Hoca, bir süre sonra zavallı yılanı, sindiği bir kuytulukta bulmuş. Tutup kutusuna koymuş, küçük kızın gözyaşları dinmiş.

        Gazeteciler gittikten sonra Hoca kızını almış karşısına, “Kızım, yılan o daracık yerde mutlu değil. Bak kaçtı. Bir kez daha kaçabilir ve biz onu bir daha bulamayabiliriz. Gel götürüp ona özgürlüğünü verelim” demiş.

        Küçük kız ikna olmuş. Almışlar yılanı, evin yakınındaki ormanlık alana götürüp beraberce doğaya bırakmışlar.

        ***

        Bu hikâyeyi anlattıktan sonra Başbakan Davutoğlu, “Ben başıma gelen bu hadiseden sonra öğrendim ki, çocuklara tutamayacağın sözü vermeyeceksin. Söz verirseniz, böyle benim gibi eve yılan sokmak zorunda kalırsınız sonra” dedi.

        ***

        “Latife Hanım”ın, “Edibe Hanım”ın ve şimdi de “Mustafa Kemal”in biyografisini yazan biyografi yazarı İpek Çalışlar bu hikâyeyi çok sevmiş olacak ki, “Günün birinde biyografinizi yazacak olan, bu hikâyeye mutlaka yer vermeli” dedi Başbakan’a o toplantıda.

        Ben de o meçhul yazara, şimdiden malzeme olsun diye aha buraya yazıyorum.

        Diğer Yazılar