Tek yol başkanlık!
İlk defa “uygarlık çemberi” kavramına vaktiyle Engin Ardıç’ın bir yazısında rastlamıştım. O da Galatasaray’da okurken rahmetli hocaları Tahir Alangu’dan duymuş.
İbni Haldun’un fikirleriyle de uyuşan nazariyeye göre bazı toplumlar belirli dönemlerde bir “uygarlık çemberi”nden bir ötekine atlarlar. Ortaya çıkan her yeni durumda, “uygarlık çemberi” içinde yer almayı becerebilen milletler ileri gider, bu çemberin dışında kalanlar ise yalnızlaşıp uygarlığın nimetlerinden mahrum kalırlar.
Ortadoğu’da yaşayan milletler içinde Araplara, Farslara nazaran Türkler her devirde bu “çemberin” içinde kalmayı başarmışlar; bir önceki düzenden daha “ileri” görünen ötekine geçişi, birtakım sancılara rağmen kolayca başarmışlar; gözlerini hep “daha ilerisine” dikmişler, bu “daha ileriyi” arama macerasını bugün de sürdürüyorlar.
***
Orta Asya’dan gelirken, daha “yoldayken” eski inanışlarını terk edip İslamiyet’i kabul etmeleri, kabile devletlerinden imparatorluğa geçmeleri, imparatorluktan meşrutiyete, meşrutiyetten cumhuriyete, cumhuriyetten Avrupa Birliği’ne geçme arzusu hep “Belki daha iyisini buluruz” arayışının tezahürleridir. Toplumun bu dinamik ve kendini zamanın ruhuna uyarlayabilme yeteneği, onu her devirde “uygarlık çemberinin” içinde tutmuş.
Buna mukabil komşu halklar, örneğin Araplar, Farslar bu “esnemeyi” gösteremedikleri için bize nazaran “statik” kaldılar.
Yoksa aynı dinin mensubu olduğumuz, neredeyse benzer süreçlerden geçtiğimiz halde Ortadoğu’da komşularımıza nazaran hâlâ bir “istikrar adası” gibi görünmemizin, “ateş çemberi” içinde kendimizi muhafaza etmemizin, çok yönlü terör saldırılarına rağmen bütünlüğümüzü korumamızın, 2.5 milyon mülteciye rağmen kimseyi “ötekileştirmememizin” başka türlü bir izahı olamaz.
Bizim bize benzememiz, bizi özgün kılıyor.
Bizim daha ilerisini aramamız ve bu arayışımızı her çağda inatla sürdürmemiz, bizi daha dinamik, daha hareketli bir toplum haline getiriyor.
***
Son yıllarda sürdürdüğümüz, son günlerde de iyice içine gömüldüğümüz “başkanlık sistemi” tartışmalarını da bence yukarıda sözünü ettiğim “uygarlık çemberi” teorisi içinde telakki etmemiz gerekiyor.
Şeriat düzeninden meşrutiyete geçiş, oradan cumhuriyete geçiş nasıl “uygarlık çemberinin” içinde kalma gayretinin bir sonucuysa, padişahlıktan parlamenter sisteme, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçme arzusunu da bu “arayışın” bir sonucu olarak görmeli.
***
Bizim petrol kuyularımız yok, gaz rezervlerimiz hak getire... Allah’ın bize verdiği güneş, toprak, su ve havadan başka bizi zengin kılacak doğal kaynaklardan yoksunuz komşularımıza göre...
Ama komşularımızda olmayan bir şey var bizde ve bu şey de hiçbir “doğal kaynağın getirisiyle” satın alınamıyor.
O da vakti geldiğinde sorunsuz yaptığımız, başımız sıkıştığında da başvurduğumuz serbest seçimlerdir.
Terzimiz halkımızın kendisidir, ne zaman kıyafetimiz dar veya bol gelse, bir yerlerinin dikişleri atsa terzi hemen imdada yetişiyor.
Bu büyük bir zenginliktir; hatta zenginlikten de öte büyük bir nimettir!
Çok partili hayata geçtiğimiz günden beri bu nimetten yararlanıyoruz.
Her defasında Canetti’nin deyimiyle, “dünyanın yalnızca aydınlardan oluştuğunu” sanan kerameti kendinden menkul bazı “münevverlerin” öngörülerini ve beklentilerini boşa çıkararak hem de...
***
“Bir çemberden ötekine atlama” serüvenimize baktığımızda ise süreç yine kendine özgü işliyor. Sistem değişikliklerinin hiçbiri bazı şom ağızlıların hezeyanlarına rağmen “iç savaş” gibi “kanlı” yöntemlerle gerçekleşmiyor. Hemen hemen bütün değişiklikler “rızayla”, gelip kapıya dayanan “şeyin” daha ileri bir “şey” olduğunu halkın özümsemesi ve ona inanmasıyla oluyor.
***
Hâlâ “milli şeflerin” heykelleri önünde “ibadet” etmeye hazır vaziyette esas duruşta bekleyenler ile canlı bomba olup sağda solda kendini patlatanlar, artık bir zaruret halini almış olan “daha ileri” bir hamle olan başkanlık sistemine geçiş sürecinde istedikleri kadar “bizleri” tehdit etsin, ayak bağı olsunlar; onların o “jakoben” anlayışlarının halk nezdinde bir karşılığı olsaydı, medet umdukları “kanlı süreçler” çoktan bizi yemiş bitirmiş, serbest seçimlerin, halk iradesinin hiçbir kıymet-i harbiyesi kalmamış olurdu.
Şükür ki serbest seçimler olsun, referandum yoluyla olsun, hâlâ “saatlerimizi” halkımız ayarlıyor, “halk” adına politika yapıp halka hayatı zehir edenler değil.
O yüzden “başkanlık sistemi” Cumhurbaşkanı Erdoğan istediği için değil, “zamanın ruhu” emrettiği, her geçen gün “uygarlık çemberi” biraz daha daraldığı için gelecek bu ülkeye.
Belli ki buna vesile olma onuru Cumhurbaşkanı Erdoğan’a düşecek.
Bu yüzden şimdiden müteşekkir olmalıyız ona.
***
Hatta daha iddialı bir lafla bitireyim yazıyı:
Çok değil, yakın bir gelecekte Türkiye’ye başkanlık sistemini getirdi diye Recep Tayyip Erdoğan’a minnet borcumuzu yüksek sesle dillendireceğiz.
Aha buraya yazıyorum.
Yaşayanlar görecek.