Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

"Bu bir af değildir" diye lanse edilen ama içerdiği ceza indirimleri nedeniyle dolaylı olarak ‘af’ anlamına gelebilecek düzenlemeler de içeren infaz paketi organize suç örgütleriyle dolandırıcılıkla gaspla iç içe geçmiş isimlerin tahliye olması üzerinden eleştiriliyor. Büyükler bir tarafta infaz müessesesinin ‘insani’ tarafını hayata geçirdiklerini söylüyorlar. Oysa diğer yanda başka bir insani müessese olan ‘yardımlaşma’ sırf bahse konu olan ‘muhalif’ partinin kazandığı bir belediye olduğu için cezalandırılıyor.

İBB tarafından ‘koronavirüsle mücadele’ kapsamında, mücadeleyi desteklemek için bağış yapan insanların ‘insani’ duyguları rencide ediliyor. Yardım yapanların verdikleri paraların toplandığı hesap bloke edildi. Üzerine bir de İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında soruşturma başlatıldı. Üstelik sadece İmamoğlu’na da değil. Ankara’yı yönetmedeki başarısı şedit hükümet savunucuları tarafından bile övgü alabilmiş Mansur Yavaş da soruşturmanın konusu.

Suç işlemiş 45 bin kişiyi tahliye eden devlet, normalde suç olmaması gereken karşılıklı rızaya dayalı bir dayanışma ilişkisini suç çerçevesine oturtmakta kararlı görünüyor.

Bu çelişkiye onlarca te’vil getirebilirsiniz. Ama cümlenin başında da sonunda bu bir çelişkidir ve son infaz paketi üzerine düşen ve onu olmaya çalıştığı şeyden bir hayli uzaklara sürükleyen gölgeye dair bir fikir vermektedir.

Bir taraftan kadına karşı şiddeti durdurmak ile ilgili onca çaba var, onca tepkiye rağmen İstanbul Sözleşmesi'ne atıf yapan AK Partili kadınlar var, samimiyetini bildiğim bu kişilerle gurur duyuyorum. Ama bir bakıyorsunuz devletin haber ajansı 14 yaşında evlendirilmiş bir genç kızın özgür iradesi olabilirmiş gibi haber yapıp “Erken yaşta evlenen kadın eşinin cezaevinden çıkacağı günü bekliyor” diye başlık atmış. Kimsenin gıkı çıkmıyor. Hani çocuk gelinlere karşıydık?

Bir tarafta devlet pandemi nedeniyle okulları kapattıktan sonra uzaktan eğitim yöntemlerini hızla devreye sokarak çocukların eğitim hayatından yoksun kalmamalarını sağlıyor, EBA ve TRT Okul gayet iyi iş görüyor. Diğer taraftan apar topar yapılan bir yasa ile bir üniversitenin eğitim vermesi imkansızlaştırılıyor. Herkesin covid 19’a bakması fırsat bilinerek kayyumdan alınıp YÖK’e verilen Şehir Üniversitesi’nde perde böylece kapanıyor. Kayyumlar görevini yaptıktan sonra bir ihtimal yeniden BİSAV’la, kendi kurucu iradesiyle, seçtiği kadrolarla ve kendi perspektifiyle yoluna devam etmesi gibi mini minnacık bir umut da böylece yok oluyor.

DÜŞÜK STANDARTLI BİR DEMOKRASİ İÇİN BİLE ÇITANIN ALTINDA

Yeni infaz paketi olarak bilinen 7242 sayılı kanundan bahsetmiştik değil mi? Yine oraya dönelim.

Bir tarafta adi suçların adli cezalarının infazında yapılan indirimlerle tahliyesi var, af buyurun ‘af’dan farksız ikramlar var.

Diğer tarafta üzerinden sadece bir yıl geçmiş olan ve Cumhurbaşkanı'na ait olan şu ifadeler:

“Son günlerde birtakım tartışmalara, tehditlere şahit oluyoruz. AK Parti olarak bizim öncelikli ölçümüz mahşeri vicdandır. Şu veya bu kesimin şu veya bu şahsın çıkarına, faydasına ama milletimizin ortak hissiyatına aykırı hiçbir iş bizim için makbul değildir. Geçmişte çok aflar çıkardık, 'Bu affı çıkarır da bundan ne kadar siyasi rant elde ederiz’... Arkadaşlar biz böyle düşünemeyiz. Geçmişte bunları gördük, Rahşan affını da ondan önceki afları da gördük, hepsini gördük. Başta Adalet Bakanımız olmak üzere kendilerine talimat verdik, çalışmalarınızı yapın, yapılabilecek ki o da onu af olarak değerlendirmeyi kendimiz için zul addederiz. O çalışmalardan sonra ne gibi adım atarız buna bakalım. Efendim cezaevleri dolmuş, cezaevlerini boşaltmak için af çıkarılmaz. O zaman adama sorarlar bu cezaevlerini niye yaptınız? Bunun bir caydırıcılığı var da onun için yaptık.” (12/10/2018)

Bu görüşü elbette haklı bulmuştum. Çünkü bu açıklamadan aylar önce ifade ettiğim kendi görüşlerimle paralel bulmuştum. Tartışmalar başlar başlamaz yazdığım yazıyı buraya bırakıyorum. Tarih: 13 Mayıs 2018. 

 

Bir diğeri Cumhurbaşkanı’nın söz konusu açıklamasından birkaç gün önce yazılmıştı. 03 Ekim 2018’de. Başlığı şu: “Hayal kuranı içeri alırken sakat bırakanı dışarı çıkarmak”  

Yeni infaz paketi için bir başlık atsam sanırım yine aynı cümleyi sarf ederdim. “Hayal kuranı içeri alırken, sakat bırakanı dışarı çıkarmak” olmuş.

Hayal kurmak burada düşünmek, temenni etmek, siyasi hasmı için hatta belki devlete dair, hükümete dair, geleceğe dair, millete ve topluma dair kimine tehlikeli, nahoş hatta iğrenç gelebilecek fikirlere ve tutuma sahip olmak anlamında. Devlete karşı işlenen suçlar ya da devlete karşı işlenen suçlar çerçevesine girmesi son derece kolaylaştırılmış eylemler, fikirler, haberler, tivitler. Görüşleri ile hiçbir zaman barışık olmadığım Osman Kavala, Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Ahmet Altan… Yahut 28 Şubat yargısı tarafından alınmış, atılı suçu işleyip işlemediğine ilişkin delillere bile bakılmadan hüküm giymiş ve on yıllardır cezaevinde olan yüzlerce kişi.

Devletin affetme yetkisi olan tek suç türü bu olmasına rağmen, Türkiye’de devlet kendisine karşı işlenen suçları affetmez, bazen inattan bazen de üşengeçlikten. Gider bireye karşı işlenen suçları affeder. Hem de o suç yüzünden zarara uğramışların rızasını almadan.

Bu kadar sık af, her ne kadar infaz indirimi adı altında da olsa af beklentisini körükler oysa. “Biraz külfete katlanabilecek isen her şeyi yapabilirsin” duygusunu besler ve bu yönüyle suçu masumlaştırır, basitleştirir. Yasalara saygılı hukuk devletine inanan vatandaşları ise dolaylı olarak zayıf bir pozisyona indirger, çünkü onları aptal yerine koyar. Affedilen suçtan zarar görenlerin ise devlete güvenini sarsar.

Yanlış anlamaları izale etmek için söyleyeyim, her suçlu aynı zamanda insandır ve infazın insanileşmesini hak eder. İyi halin takibi, izin sürelerinin uzatılması, yaşlı ve hamileler, yeni çocuğu olanlar için (aynı zamanda başka bazı koşulları taşımak şartıyla) sahip oldukları konutta infaz, gece infaz gibi uygulamalar gayet yerinde. Ancak daha önce adi suç işlemiş, çete kurmuş, birilerinin canını yakmış, yasalara muhalif davranışlar sergileyerek özel ve tüzel kişileri, kurumları ya da firmaları zarara uğratmış 45 bin kişinin tahliye olması? Çok iddialı.

Mesele adaleti tesis etmek, devletin alicenaplığını göstermek ise katil olmamış, elini kana bulamamış, devlete karşı bile isteye kasten ve tasarlayarak suç işlememiş ama sosyal bağları nedeniyle işleyenlerin ‘safında’ görünmüş, hikayesi suç işleyenlerin hikayelerine değmiş hükümlüleri yeniden değerlendirmek faydalı olmaz mıydı mesela? Son dört yıldır ota süte ‘terör örgütü üyeliği’ yaftası yapıştırılarak elde edilen tanımların, hukuk teorisinde karşılığı olmayan fiili durumların; ‘terör faaliyeti göstermemekle beraber kalbi onlarla biliyoruz’ iddianamelerinin yol açtığı savrulmalara ilişkin nitelik ve nitelendirme sorunu ele alınmalıydı önce. Üstelik yapılmışı da vardı. Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin Burdur’un Ağlasun İlçesi’nde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nde mühendis olarak görev yapan Hakan Ö. İçin verdiği bozma kararına yazdığı gerekçe kerteriz alınabilirdi. Doğrusu bu çünkü. Nereye kadar yetersiz ve yanlış bir muhakemeyi masumiyet karinesinin, hukukun kendi mantalitesinin, hukuk ve siyaset sosyolojisinin önüne koyabilirsiniz ki? 

 

Her şey bir yana, "Tutuklu yargılama istisnadır aslolan tutuksuz yargılamadır" ilkesinin geçerli olduğu, bir pandeminin bulunduğu bir ülkede akla gelen ilk şeyin "Tutukluları tahliye etmek" olması gerekmez mi? Henüz mahkumiyet almamış kişilerin tahliyesi cezaevlerindeki doluluk sorununda çare olurdu herhalde.

Anlaşılan böyle bir beklenti de yok, böyle bir hedef de yok.

Her defasında Türkiye gibi bir ülke için refahın da temeli olan hukuk ve özgürlük zeminini yeniden tesis etme imkanını ıskalandığına şahit oluyoruz. Şaşırmıyoruz da artık. O eski ‘standartlar’ ve ‘vizyonlar’ sundurmasının altında efkarlanıp böyle yanlışlara şaşırdığımız günleri andığımızda gündemimize giriyor, şaşırmak.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!