En azından New York Times’ın bugünkü başyazısı böyle diyor, Donald Trump’ı kıyasıya eleştirirken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye operasyonundan sonra istediğini aldığını yazıyor. Adına ister “ateşkes” ister “ara” deyin dün Başkan Yardımcısı Mike Pence’in açıklamalarından sonra ABD’deki hava Türkiye’nin masadan galip ayrıldığı yönünde.

Türkiye bu operasyonu güvenli bölge kurmak için başlatmıştı, bu sağlanacak. Amerikan askeri çekilirken aynen Türkiye’nin istediği gibi YPG’ye de bölgeyi boşalttıracak. Zaten Amerikan birlikleri ayrılırken orada bıraktıkları tesis ve mühimmatı başkaları kullanmasın diye yok etti bile. Amerika’nın Türkiye’ye uygulayacağını söylediği yaptırımlar da rafa kalktı.

NE OLACAĞI TWEET’TEN BELLİYDİ

Krizin kısa sürede biteceğini tahmin ediyordum, beklediğimden de çabuk oldu. Belli ki Trump alelacele hareket etmek zorunda kaldı. Tansiyonun daha da tırmanmayacağının garantisi zaten attığı tweet’lerin birinde sunduğu üç seçenekti. İçlerinden biri Türkler ve Kürtler arasında barışı sağlama ihtimaliydi.

Nitekim dünden beri imkansızı başardığını, inanılmaz bir iş bitirdiğini, hiç kimsenin yapamadığını yaptığını anlatıp kendisini övüp duruyor Trump. Yakında Türk-Kürt barışını sağladığını iddia edip Nobel’e de aday gösterebilir kendisini.

Erdoğan istediğini alsa da, Amerikan basını Trump’ın bu zaferi armağan etmesini kabullenemiyor. O yüzden tarihi bir başarı diye pazarladığı dünkü “iş bitiriciliğini” de sorguluyor. Masada Kürtlerin, Suriye’nin olmadığı bu anlaşmanın nasıl yürüyeceği, Rusya’nın Trump sayesinde ilk kez Ortadoğu’da varlık göstereceği, bu işin İran’a da yaradığı yorumları yapılıyor. Her halükarda maçın sonucunun Rusya’da belli olacağı konusunda herkes hemfikir, ancak Erdoğan’la Putin’in görüşmesine kadar sürecek 120 saatlik arada Trump’a baskı yapılması da muhtemel.

Türkiye açısındansa bütün bu tartışmaların hiç önemi yok. Sonuçta NYT “Erdoğan’ın zaferi” diye başlık attı, Amerikan Başkanı da PKK’yı İŞİD’den daha tehlikeli ilan etti. Algıda Erdoğan kazandı ve Türkiye de istediğini aldı diye bakılıyor. İç politikamızda da bu operasyonun yansımalarını göreceğimiz ortada. Operasyon başladığında kimsenin erken seçimden söz etmediğine değinmiştim, bir süre daha kimse erken seçim ya da alternatif partileri falan konuşmaz gibi gözüküyor.

Türkiye’deki seçmenin gözünde de Erdoğan öyle ya da böyle Trump’a istediğini yaptıran bir lider oldu. “One minute”la başlayan “Dünya liderlerine söz geçiren lider” algısını epeydir besleyemiyordu, Trump sayesinde mektubu çöpe atması gibi epey malzeme çıktı. Operasyona baştan körü körüne destek olan muhalefete de herhangi bir manevra alanı kalmadı artık.

BÖLGEDE RUSYA-ABD ÇEKİŞMESİNE DİKKAT

Yine her şey Trump’ın yanardöner karakterine bağlı. Birkaç gün içinde bu “zaferi” Amerikan kamuoyuna satamazsa ne yapar? Zira şimdiden muhaliflerin köpürttüğü mesele ABD’nin boşalttığı bölgeye Rusya’nın yerleştiği, zaten Putin’in desteğiyle seçilen Trump’ın bir kez daha Rusya’nın çıkarlarına hizmet ettiği.

Rusya’yla işbirliği meselesi aslında ABD’de çok çiğnenmiş bir sakız gibi uzadıkça uzadı ve kamuoyu bıktı, istenildiği gibi Trump’a zarar veremedi bu konu. Suriye operasyonu meselesiyle bir kez daha gündeme gelir mi? Gelmemesi için hiçbir neden yok. Dış ülkeleri Amerikan iç siyasetine soktuğu ayyuka çıkan Trump’ın tam da azil süreci başlamışken bir kez daha Rusya’ya Ortadoğu’yu emanet etmesi elbette tartışılacak.

Önümüzdeki birkaç günde Trump’ın kendi partisinin içindeki tavırlara da bakmak gerek. İşin ilginci şu: Cumhuriyetçilerin kritik noktada olanları öyle çamura bulaşmış ki hepsi kendisini kurtarmak için Trump’a iş bitirmeye hazır. Azil süreci yürürse Senato’da mahkeme kurulacak, Senato’daki çoğunluk liderinin eşi Trump kabinesinde bakan ve başta Çin olmak üzere türlü ülkeleri kayırdığı haberleri çıkıyor.

Operasyon sürecinde Trump’a çok sert muhalefet eder gibi görünen ve Türkiye’ye tehditler yağdıran Senato’daki abla figürü Lindsey Graham’a yeni görev verildi bile. Trump açıkça bu işleri bırakıp yargıyla ilgilenmesini söyledi. Neredeyse bir mafya talimatı değil mi? Harvey Keitel gibi “temizlik” yapacak bu ucuz romanda.

Trump’ın da ne yapacağı belli. Ortadoğu’dan Amerika’yı çıkardığını ve manasız savaşlara son verdiğini anlatacak seçmenine. Trump’tan nefret edenler ise Rusya falan diye çok daha karmaşık (ve daha doğru) bir portre çizecek, ama zaten dış politikaya kafası basmayan seçmene anlatamayacaklar. Kavga ve kutuplaşma aynen sürer Amerika’da, ama sonunda kazanan Trump olur. Savaş başladığında bu savaşın iki kazananı var demiştim, aynen öyle oldu.


*

 

Susan Sontag bile ünlülerden bile heyecanlanıyorsa…

 

Kültürel incelemeleriyle bir dönemi sarsmış Susan Sontag gerçek hayatında zor biriydi. Tanıyan hemen herkes aynısını söylüyor. Sigrid Nunez “Sempre Susan” kitabında onun olay çıkartıp çalışanlara hakaret ettiği için bazı lokantalara alınmadığını yazmıştı. Yeni çıkan “Sontag: Her Life and Work” isimli biyografisinde ise Benjamin Moser bu sorunlu kişiliğini alkolik bir babanın çocuğu olmasına bağlıyor. Gerçi Moser’inki biraz zorlama bir teşhis de olabilir, çünkü kimi iddialarını sağlam temellere oturtmuyor kitapta.

Sontag zor biriydi ama aynı zamanda cool’du da, hatta cool olmanın sözlük karşılığı bile diyebilirim. Ancak her cool insan gibi onun da zaman zaman gardının düştüğü anlar oluyormuş.

Moser’in kitabında okudum. Çocuğunu büyütmeye çok da meraklı olmayan Sontag bir gün ısrarla onu okul sonrası gittiği evden almak istemiş. Normalde bu gibi işleri bakıcıya ya da başkalarına bırakıyormuş. Ama sonunda ısrarının nedeni anlaşılmış.

Oğlu meğerse New York’un en meşhur apartmanı Dakota’da bir evdeymiş okul çıkışı. John Lennon ve Yoko Ono’nun da yaşadığı bu çok özel binada birçok başka ünlü de oturuyor.

Sontag da oğlunu almak için Dakota’da bir dairenin kapısını çalınca hedefine ulaşmış. Kapıyı Lauren Bacall açmış.

Bundan sonra ünlü görüp heyecanlandığımda benimle dalga geçen arkadaşlarıma “Susan Sontag bile…” diyeceğim.

 

*

Netflix şımartmıştı bizi

 

Netlix’te bugün Steven Soderbergh’in “The Laundromat” filmi yüklenmiş olacak tüm dünyada. Film üç hafta önce ABD’de vizyona girdi, platforma ise ancak yükleniyor. “Marriage Story” ise Aralık’ı bulacak. Oysa daha bir sene önce aynı anda sinemada ve ekranda gösterilirdi Netflix filmleri…

Haftalardır Panama belgelerini anlatan “The Laundromat”ı beklemekten gına geldi… Sonra düşündüm, ne kadar şımarmışız kısa sürede diye. Eskiden evde film izlemek için bazen bir, bazen iki sene beklerdik. Son yıllarda 90 güne kadar azaldı beyaz perdeyle kiralama süreleri…

Netflix ise sinema dünyasının tepkilerine rağmen bu süreyi sıfırlamıştı. Bu sene ödül sezonunda daha iddialı olduğu için sinemalara öncelik veriyor. Nitekim “The Irishman” da önce sinemada gösterildikten sonra platforma yüklenecek.

Film sinemada izlenir, orası kesin. Ama rahatına alışan insanın alışkanlığını bozmak da bir süre sonra isyan ettirir. Neyse, buna da şükür.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
1881 -
1938