Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

-Los Angeles-

Venice Beach'te bir kaykaycının fotoğraflarını çekiyorum. Yabancı olduğum çok belli ama oraya aitmişim gibi giyindiğimin farkında değilim. Vans ayakkabılarım, Hardie’s Hardware marka t-shirt’ü ben değil, bilinçaltım seçti. Hayatımın belli dönemlerinde olmadığım bir şey olmaya özendiğim anlar oldu: Doğada kamp kuranlardan biri olmak istedim mesela, ya da çiftçilik yapmak, hatta albino olmayı bile merak ettim. 10 yaşımda kaykaya başlamadığım için pişmanım ve bu fırsatı bir daha yakalayamayacağımı biliyorum. Dış görünüşüm bu özlemin yansıması olsa gerek. Kaykaycılardan biri özellikle t-shirt’ümü işaret ediyor; Supreme’den öylesine, çok bakmadan satın almıştım. Demek ki Venice’le, buradaki kaykay parkıyla bir ilişkisi var diye düşünüyorum.

Bir kaykaycının fotoğraflarını çekiyorum, çünkü günler öncesinden beni bulup fotoğraflarını çekmemi istedi. Plajdaki kaykay parkından birçok star çıktı, birçok kaykaycının star olmalarının yolu da fotoğraflarının, video’larının paylaşılmasından geçiyor. Nitekim bütün star kaykaycıların kendilerine özel fotoğrafçıları da var; neden bu saatte bu noktaya çağrıldığımı anlıyorum, çünkü rekabet ortadaki pit’in dışında da sürüyor. Özel fotoğrafçısı olan kaykaycı yeniyetmelerden üstünlüğünü böylece de göstermiş oluyor. Orada tek fotoğraf çeken ben değilim. Ama her fotoğraf çeken ayrı ayrı kişilere odaklanıyor.

Doehja dört yaşından beri kayıyor. Birkaç gün sonra doğum günü. Aslında kaymak dışında bir şey yaptığı da söylenemez, beş aydır sahildeki dondurmacıda çalışmak dışında. Belinde bir bıçak izi var, terini silmek için üzerini sıyırdığında belli oluyor. Sormak istiyorum, ama fırsat olmuyor.

“Filmi izledin mi?” diyorum.

“Mid90s’i mi diyorsun,” diye karşılık veriyor. “Daha izleyemedim, ama sakın hiçbir şey söyleme.”

“Sadece Na-Kel Smith’i çok beğendiğimi söyleyektim,” diyorum. “Bence büyük bir star olacak.”

Yüzüme bakıyor, hemen kendisini pit’e atıyor. Herhangi birisine yerçekimine meydan okuyormuş gibi gözüken hareketler onun için fazlasıyla basit, sıradan, emek harcanmıyormuş gibi duruyor. Kendisini ifade ettiği alan bu. Ya da kendisini ifade etmek istemediği için buraya kaçıyor. Oysa tam olarak ne demek istediğimi açıklamak istiyordum.

Kastettiğim sinemada büyük bir star olacağı; “Mid90s” ilk vizyona girdiğinde bir başka kaykaycıyla “Kim bu çocuk, nereden bulmuşlar, çok yetenekli,” diye cahil geyiğini yapmış, üstelik adını da yanlış söylemiştim. Kaykay dünyasında şöhretli olduğunu o zaman öğrenmiştim, bu sefer kastım Hollywood’du. Bu filmden sonra başka film kapılarının da açılacağını zannediyordum. Üzerimdeki t-shirt’ü evde araştırdım, markanın sahiplerinden biri Na-Kel Smith’miş.

*

Tam bir senedir tek bir isteğim vardı ve bir sene boyunca sabırla bekledim, ama bu yıl hiçbirimiz için normal olmadığı için gerçekleştiremedim. Geçen sene gittiğim Yunan adasına gidip aynı balıkçı kasabasında ayaklarımı suda sallandırarak sarhoş olmak istiyordum, yeniden. Onun yerine buradayım; denize girebilmek için aklıma gelen en pratik uçuş noktası. Sabah erken kalkmayı öğrendim.

Los Angeles bu sefer farklı. Pandeminin şehirleri ne şiddette vurduğu sadece rakamlara bakarak anlaşılmıyor; her ölenle birlikte şehirlerin parıltısı da yok oluyor. Bu kaybın en net anlaşıldığı yerlerden biri burası. Hemen herkesin bir şekilde film işinde olmak için geldiği, hemen herkesin de ucundan kenarından sinema sektörüne bir şekilde bulaştığı şehirde sinema salonları hala kapalı ve ne zaman açılacağı belli değil.

Birileri Los Angeles’tan taşınmaktan bahsediyor, ya da birilerinin Los Angeles’tan taşındığını anlatıyorlar. Star olma hayaliyle gelen, bugüne kadar bu şehirde en fazla starlara ikram edecek kadar yakın olabilenler, çalıştıkları işlerin kapanmasıyla ailelerin yanına, yaşamın daha ucuz olduğu başka yerlere dönüyorlar.

Sayıları gözle görünür derecede artan evsizlerden bir kısmı mutlaka aktör olmalı. Kapanan lokantalar, azalan Über araçları, kapısına kilit vuran mağazalar sokaktaki nüfusu artırmış. Bu sefer tek bir mahallede, tek bir sokakta değiller. Her mahallede ve hemen hemen her sokakta bir evsiz var.

Arabadan iner inmez kaldırımdan bir kadın sesi yükseliyor, sokak lambasının altında kitap okuyan, gözlüklü, normal şartlarda bir üniversitede profesör sanılabilecek bir kadın. “En doğru yere bıraktınız arabayı,” diyor. “Bu bina Google’ın, o yüzden bir sürü kamera var, arabanız güvende olacak.”

*

Genç beyaz kadınlar bir süredir ırkçılığı öğreniyor. Malibu’daki balıkçıda arka masada oturan iki genç kızdan biri diğerine tanıdığı birinin Trump’ı Nazilere benzeten bir köşe yazısı yazdığı için çok tepki topladığını söylüyor. Aslında ilk başta kendisi de kızmış, çünkü Naziler kadar korkunç hiçbir şey olamazmış ve henüz Amerika bu aşamada değilmiş. “Oysa,” diyor, “Naziler’in Yahudilere yönelik uyguladıkları bütün politikaların esin kaynağı Amerika’daki Jim Crow yasalarıydı. Bizim siyahları toplumdan ayırmak için yaptığımız kanunları onlar da Yahudilere uyarladılar.”

Aynı balıkçıda önümde sıra bekleyen genç ıstakozlu sandviç sipariş veriyor, aynı zamanda da mönüdeki 12 dolara ekstra ıstakoz sipariş verebileceğine dair yer alan notu soruyor. Ekmek aynı kalacakmış, ama üzerine iki kat ıstakoz koyacaklarmış. “Yok ben iyiyim, kalsın,” diyor.

*

İçimde bir sıkıntı var. Bu sene hayatlarımızın eskisi gibi olmayacağını, eskiden yaptıklarımızı artık kolay kolay yapamayacağımızı anlamış olmamız gerekiyordu. Ama günler inkarla geçiyor. En azından iki hafta boyunca dünyadan kopmak istiyordum mesela. Hiç telefona bakmamak, hiçbir gelişmeyi takip etmemek, fişi çekmekti arzum.

En son buna kalkıştığımda, hayata ara vermeye hazırlanırken George Floyd öldürüldü ve kendimi Minneapolis’te protestoların ortasında buldum. Bu protestolar sayesinde pandeminin korku duvarı da yıkıldı bir anlamda; hepimiz virüse rağmen kendimizi meydanlara attık. Aylar sonra yeniden uçağa binmenin tedirginliğini çoktan üzerimden attım bile. Dünyanın kapanmaya başladığı Mart ayı asırlar öncesiymiş gibi geliyor. Önceki gün tam tatile çıkmaya hazırlanırken "breaking news" yüzünden yarım kaldığını anlatırken Floyd'un adını unuttum, çok utandım.

Google Maps’ten Los Angeles’taki bütün Kobe Bryant’a adanmış duvarların yerini görmek mümkün. 80 küsur tanesinden dört-beş tanesini bizzat gidip yerinde inceliyorum. Birçoğunun yanından arabayla geçip dikkat etmiyorum bile. Bazı caddelerde birden fazla duvar boyanmış. Kimilerinde öldürülen rapçi Nipsey Hussle’la Kobe yan yana, fonda Hollywood yazısı var. Birkaç gün sonra Kobe Bryant’ın da doğum günü. Kobe Bryant’ın 2020’de öldüğüne inanamıyorum, çünkü Ocak ayındaki helikopter kazasından beri zaman bildiğimiz temposunda ilerlemiyor.

İkinci kez hayattan kopmak için tatile çıkmaya yeltendiğim için Los Angeles’a geldim. Bir hafta sonra polis yine bir başka siyahı yedi kere vuruyor, yine kameraya yakalanıyor, yine insanlar sokaklara dökülüyor, birkaç ay önce herhalde uzun bir süre daha tanık olmam dediğim görüntüleri yeniden önüme düşmeye başlıyor. Bir daha tatile çıkamayacağım ya da çıkmamalıyım. Sanki doğrudan benimle ilgisi varmış gibi.

*

Birisi “Ne olur ama ne olur hiç kimse bir duvara ellerini açan Kobe’nin cennette Chadwick’i beklerken resmini çizmesin,” diyor. İki haftanın sonunda Los Angeles’tan ayrılıyorum. Eskiden California’ya her gittiğimde aynısı olurdu. Zaman dursun, dünyanın geri kalanındaki hayatımı olduğu gibi bırakayım ve burada sıfırdan başlayayım, hiç geri dönmeyeyim isterdim. Güneş bütün gün gözümü alsın.

Bu sefer bir an önce eve dönmek, hayatıma kaldığım yerden devam etmek, kışa hazırlanmak istiyorum. Yaz bitti. Oysa dolapta bu yaz içilmek üzere alınmış birkaç şişe rosé var ve ben hala Temmuz ayında olduğumuzu düşünüyordum. Bir lokantada güneşin batma saatini konuşuyoruz, ben “Herhalde 20:30,” derken birisi 19:35 diyor. Neredeyse Eylül geldi farkına değil misin, diyor.

Brooklyn’de oturuyorum, Brooklyn’de oturduğum semtte bir ara Chadwick Boseman da yaşadı. Washington’da Chadwick Boseman’ın mezun olduğu okulun yanında da oturmuştum ve sık sık Howard’ın bahçesine bisikletle gider, bazen bir bankta oturup saatlerce boşluğa bakardım. Brooklyn’de yaşadığım sokakta Jackie Robinson da yaşamış, birkaç blok ileride. Bu sokakta otururken izlediğim “42” filminde sokağın adını görmüştüm; Chadwick Boseman’ı da ilk kez bu sokakta geçen o filmde keşfetmiştim herkesle birlikte. 36 yaşındaydı şöhreti yakaladığında ve ardında öyle kayda değer bir filmografisi bile yoktu. Sadece yedi sene daha aramızda olacaktı oysa. Bütün işaretlerden ve tesadüflerden bir anlam çıkarmaya çalışıyorum, ama belki de hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü tutarlı düşünecek kadar iyi değil ruh halim bu haberi aldığımdan beri. İnsanın kendi tanıdığı birinin ölümü karşısındaki üzüntüsü gibi. Onu tanımıyorum elbette, ama böylesi bir ölüme aşinayım.

*

Hep siyah ikonlar mı ölecek? Kobe nasıl tekse, Chadwick Boseman da eşsizdi. Bütün dünya onu “Black Panther” olarak tanıyor, bundan böyle de hep öyle hatırlayacak. Tarih yazmak herkese, hatta her Hollywood yıldızına bile nasip olmuyor ama Boseman bütün ezberleri yerle bir etti. 36 yaşında şöhret olup 43 yaşında kolon kanserinden ölene kadar başardıkları:

  1. Siyah bir süper kahraman olabileceğini gösterdi.
  2. Siyah bir süper kahramanın başrolünde olduğu bir filmin ABD dışında da gişe yapabileceğini gösterdi.
  3. Siyah bir süper kahramanın başrolünde olduğu bir aksiyon filminin Oscar’da “En iyi film” dalında aday olabileceğini gösterdi.
  4. Bütün bunları kanser üçünü aşamasından dördüncü aşamasına ilerlerken sayısız ameliyat ve tedavi sırasında çaktırmadan başardı.

Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın twitter’daki İngilizce hesabı gerçek mi, parodi mi diye merak ediyorum Chadwick Boseman hakkında tweet attığından beri. Herkesin kalbine dokunmuş demek ki.

*

Chadwick Boseman’ın ölümünün en sarsıcı tarafı beklenmedik oluşu. Cinayet olsa, ya da Kobe’ninki gibi bir kaza olsa yine de anlaşılabilirdi. En azından bir başkasını suçlayabilirdik, “bizden aldı” diye. Oysa kanser olduğunu bile bilmiyorduk. Hiç kimse bilmiyormuş, “Black Panther”ın yönetmeni dahi. Önümüzdeki günlerde kimler biliyor, kimler gizledi, neden gizlendi diye uzun uzun konuşulacak kuşkusuz.

Ölüm haberini TMZ patlattıktan sadece yedi saniye sonra eve dönerken aldığımda bende de aynı soru: Neden gizledi? Sorunun yanıtını aslında biliyorum, ama unutmuşum. Ya da yanıtını öğrenmemin üzerinden uzun yıllar geçmiş olduğundan bastırmışım, bir daha bu yanıta ihtiyaç duymam diye. Bu ölüm bastırdığım geçmişi hatırlatıyor.

Kanser hastalarının kendi durumlarını gizlediklerini, en yakınlarına bile tam anlamıyla bütün ayrıntıları anlatmadıklarını çok iyi biliyorum. Kamboçya’da bir otel odasında Susan Sontag’ın “Metafor Olarak Hastalık” kitabını okurken annem kanser tedavisi görüyordu. Bu kitabı seyahate çıkarken rastgele aldığımı zannediyordum, ama bilinçaltım kasten seçmişti. Tıpkı Venice’te giydiğim kıyafeti belirlediği gibi. Annem durumunun ne kadar vahim olduğunu benden gizlemiş, tam anlamıyla ayrıntıları vermemiş, hatta son ana kadar kanser kelimesini bile kullanmamıştı. Oysa bir süre sonra ölecekti ve ben hiç hazırlıklı değildim. Hiç kimse ölüme hazırlıklı olmuyor, biliyorum, ama ben normalden bile daha hazırlıksız yakalanmıştım. Yakını ölen herkes kendisinin diğerlerinden daha hazırlıksız olduğunu düşünür. Annem ölmeden birkaç saat önce bile bir sonraki haftayı konuşuyordum, bir sonraki hafta çıkılacak seyahatlerden, belki bu sefer birlikte bir şey yapmaktan söz ediyordum. Hala hazırlıklı değilim.

*

“Amerika’nın en büyük kanser hastanesi hastalara yazışmaları göndericinin kim olduğunun belli olmadığı zarfların içine yolluyor,” diye yazıyor Sontag. “Hastanın durumunun aileden gizli olduğunu varsayarak.” Kanser olmanın bir insanın hayatını, aşk hayatını, işinde yükselme ihtimalini, hatta bizzat işini riske atan bir skandala benzetiyor; kanser hastaları bu yüzden aşırı erdemli ya doğrudan gizli olmaya yöneliyor.

“Kanser hastalarına yönelik ya da kanser hastaları tarafından söylenen yalanların miktarı, bir ölçüde ölüme dair modern yaklaşımın yansımaları,” diyor. “İlerlemiş sanayi toplumlarında ölmek giderek utanılası, doğal olmayan bir olaya dönüştükçe hastalık da inkar edilesi, utanılası anlamına geliyor. Kanser hastalarına hastalıklarının durumunu gizlemek ölüm döşeğindekilere öleceklerini söylememek, en iyi ölümün bir anda, ya da biz uyurken veya bilincimizi yitirmişken gelen olduğuna yönelik yaygın inanıştan kaynaklanıyor.”

Susan Sontag doğru mu söylüyor, bilmiyorum ama 2016’da kanser olduğu tebliğ edilen, üstelik bu tebligat kanserin üçüncü aşamasında yapılan Chadwick Boseman hastalığını gizlemeseydi yaptığı hiçbir şeyi yapamaz, tarih yazamaz, başaramazdı. Bütün kapılar suratına kapatılacak, herkes de ona her an ölecekmiş gibi yaklaşacaktı. 2022’de “Black Panther”ın ikinci bölümünün vizyona girmesi bekleniyordu; Hollywood’da hiç kimse 43 yaşında kanserli birine böyle bir yatırım yapmazdı. Kanserden kurtulunmuyor, kanserle yaşamayı öğreniyor insan ama bunu başkalarına kolay kolay anlatamıyor.

Uzun zaman önce bir yerlerde -doğru mu değil mi bilmem- 11 Eylül’de kulelerde ya da uçaklardaki insanların son telefon konuşmalarını hep hayatlarındaki özel kişiye yaptıklarını okumuştum. Ayrılanların bile. Okuduğum en çarpıcı ayrıntılardan biri Chadwick Boseman’ın yakın zamanda evlendiği. Ne zaman, nasıl, bilinmiyor. Geçen senenin sonlarına doğru nişanlanmışlar; bu sene, öleceğini bile bile evlenmişler.

*

Malibu’da öğleden sonra denize girmeden önce mezcal içerken -çünkü mezcal her şeyi güzelleştiriyor- en son bir sene önce gördüğüm bir arkadaşımla bıraktığımız yerden devam ediyoruz. Birbirimize hayatlarımızın kısa bir özetini aktarıp, son bir sene içindeki komik ve çarpıcı olaylardan bahsediyoruz. Konu ister istemez aşk hayatlarımıza, hayatımıza giren çıkan insanlara, hala ikimizin de hayatında sabit biri olmamasına dayanıyor.

Anlatılmaya değer tek hikayeyi anlatıyorum ona; tapu kayıtlarını buldum, evine gittim, kapısının önünden geçtim, aslında benden daha iyi durumda mı yoksa daha mı sefil onu merak ediyordum, tuhaf bir şekilde benden sonra daha sefil durumda olduğunu görünce sevindim gibi şeyler söylüyorum. "Gazetecilik yöntemleri böyle durumlarda da işe yarıyor," diyor. Aşk araştırmacı gazetecilikle stalker'lık arasındaki çizgiyi muğlaklaştırıyor. Bütün bunları yazmam gerektiğini söylüyor. “Başlangıcımın var ama hikayenin sonu yok,” diyorum. Çünkü yazmadıkça, hikayeyi kağıt üzerinde de olsa sonlandırmadıkça gerçekte de hala sürüyormuş gibi bir yalan içindeyiz. “Belki de sonu budur,” diyor. “Böyle başlamalısın yazıya: I have a beginning but I don’t have an ending.” Yazdığım tek satır bu.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00