Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Fatih ALTAYLI / GAZETE HABERTÜRK

Sir Richard Branson, girişimcilik konferansı için İstanbul’a gelince, organizasyonu yapan dostlarımız bu ilginç adamla sohbet için davet ettiler.

Ertuğrul Özkök, Güneri Cıvaoğlu ve ben.

Richard Branson’u çok sevdim.

Diyeceksiniz ki: “Ulan elin İngiliz’i babanın oğlu mu da seviyorsun?”

Haklısınız ama önce bir dinleyin.

Yıllar önce çalıştığım bir yayın kuruluşunun patronu ile yemek yiyoruz.

Benim bir konudaki tutumumu beğenmediği için bana akıl vermek istiyor. Lafa “Bak Fatih’cim, ben senin yerinde olsam” diye girince ben de ona dönüp “Hayatta en sevmediğim cümle başlangıcı budur. Ne sen benim yerimdesin, ne de ben senin yerindeyim. Herkes kendi yerinde. Sen öyle dersen ben de sana dönüp ben senin yerinde olsam derim” dedim.

Bu çıkışım üzerine “Sen benim yerimde olsan ne yaparsın?” dedi.

Ben de ona şöyle dedim: “Bak benim babamın birkaç milyar doları olsa gelip de burada böyle sıkıcı işlerle uğraşmam. Yarın hiçbir önem arz etmeyecek abuk sabuk konuları tartışmam. Richard Branson gibi yaparım, balonla dünya turu atarım, okyanusu tekneyle en hızlı geçen adam olmaya çalışırım, Mariana çukuruna dalarım, Galapagos’ta altı ay yaşarım.”

Söylediklerimden hiçbir şey anlamadı ve suratıma bakıp “Tamam şimdi de ben senin yerinde olsam ne yapardım onu anlatacağım” diye devam etti.

Çok açık söyleyeyim, zenginler genelde dünyanın en sıkıcı insanlarıdır.

Büyük bölümünün zengin olmak dışında bir özelliği yoktur. Zengin olmaya öylesine odaklanmışlardır ki, hayatın tadını çıkarmayı falan bilmezler. Eğlenmeyi dahi beceremezler. Bakmayın pek çoğunun eğleniyor gibi yaptığına, para harcamayı eğlenmek zannetmekten başka bir şey değildir yaptıkları.

Bunun pek az istinası vardır ki, bu istisnaların başında Richard Branson gelir.

Türlü türlü hobisi, türlü türlü keyfi vardır.

Girişimciliği bile eğlence ve eğlenmenin ön koşulu olan hayalperestlik üzerinedir.

Bu yüzden de bu adamla sohbet etme fırsatını kaçırmadım.

Yıllar önce bir kez İngiltere’de bir araya gelmiştik ama sohbet etme fırsatımız birkaç kelimenin ötesine geçememişti. Bu kez daha uzun konuştuk.

İlk merak ettiğim balonla dünya turu girişimi oldu.

“Çok eğlenceliydi” dedi. Jules Verne’den esinlenmişler.

Amerikalı milyarder Steve Fossett’la beraber planlamışlar.

Türlü aksaklıktan ötürü tamamlayamadıkları turun en keyifli kısmını “Himalayalar’ın üzerinden geçiş muazzamdı. Beni en etkileyen o bölümdü” diye anlattı.

Steve Fossett’ın ölümünü sordum. “Hakiki maceracı oydu. Ben daha garanticiyimdir. O ise gözü pekti. O yüzden de küçücük bir uçakla düştü ve ölüsü bile çok sonra bulunabildi. Ben riskleri hesaplamayı severim, o ise sevmezdi” dedi.

Atlantik Okyanusu’nu en hızlı geçen tekne rekorunu kırmaya çalıştığı zamana geri döndürmek istedim Branson’u.

Atlantic Challenger adını verdiği bir tekne ile “mavi kurdeleyi” almak için yaptığı ilk girişim başarısız olmuş, Atlantic Challenger 2 ile rekoru kırmayı başardığında yıl 1986 idi ve rekorun 4 yıllığına sahibi olmuştu.

“Oooo, ben bile zor hatırlıyorum. O sıralarda Virgin Atlantic Havayolları’nı kurmuştuk. Onun tanıtımını eğlenceli bir yolla yapmak istiyordum. Havayollarının tanıtım kampanyasının bir parçası idi. Teknenin adını da yanlış hatırlıyorsun. Virgin Atlantic Challenger’dı” dedi.

 

UZAYA 5 YOLCU BUL, 1 KOLTUK BEDAVA

Sir Richard Branson’un asıl anlatmak istediği yeni uzay programıydı. Biliyorsunuzdur.

Branson bir süredir uzaya turist götürmek için bir uzay aracı üzerinde çalışıyor. Bu iş için kurduğu şirket Virgin Galactic.

“11 ay sonra ilk seferimizi yapmaya hazır olacağız” diyor.

“İlk aracınız deneme uçuşlarından birinde düştü” diyorum. Yüzü kızarıyor. Üzüldüğünü gizleyemiyor. “Evet, öncü denemelerde böyle şeyler ne yazık ki hep oluyor ama şimdi iyiyiz. Hazırız” diyor.

Uzay yolculuğunun kişi başı fiyatı 250 bin dolar olacakmış. “Çok da pahalı değil. 20 milyon dolara gidenler oldu” diye hatırlatıyor. “Kaç gün sürecek?” diye soruyorum. “Üç saat yörüngede dolaşacaklar. Sonra inecekler” diyor.

Ben küçümseyince ileriye dönük planlarını anlatıyor. “Yörüngede duracak küçük uzay istasyonları planlıyoruz. Minik oteller gibi düşün. İkinci aşamada o otellerde kalma imkânı da sunacağız. Ama daha ona biraz var” diye heyecanla anlatıyor. “Üç saati 250 bin dolarsa onun yanına yaklaşılmaz” diye takılıyorum. “E, biraz pahalı olacak haliyle” diyor.

250 bin doların çok olmadığını ısrarla vurguluyor. “Ailece gitsek 1 milyon dolar. Bari aile indirimi yapın” diyorum.

“Onun yapmam ama 5 yolcu bulur getirirsen sana 1 koltuk bedava veririm” diyor. Zaten uzay aracının kapasitesi de 6 kişi. Aslında 250 bin dolar böyle seyahat için çok pahalı değil, adam haklı. “Bugüne kadar 800-850 milyon dolar harcadık. Toplamda 1 milyara yaklaşırız sonuçta. Bir de her uçuşun kendi maliyeti olacak. Dediğin doğru, ileri götüremezsek o kadar da kârlı bir iş değil” diyor. Üzerinde çalıştığı bir diğer proje ise bütün dünyayı kapsayacak bir wifi ağı. “Alçak irtifa uyduları atarak tüm dünyayı saracak bir wifi ağı kurmak istiyorum. 4 milyar insana çok ama çok düşük maliyetli internet erişimi vermek için proje yapıyoruz” diyor. Google gibi internet devlerinin böyle bir pazarı ona bırakıp bırakmayacaklarını merak ediyorum. “Tek olmak gerekmez. Onlar da olur, biz de oluruz. Herkese yer var” diyor. Son derece samimi, aklı havada ama ayakları yerde, iyi yaşamayı bilen bir zenginle sohbet etmek keyifli oluyor.