Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Sıcak ve kuru havayı hissedince “Evet, burası Güney Afrika...” diyebildim kendime. Otelde hazırlandıktan sonra ilk işim şehrin kalbine inmek oluyor. Dolayısıyla ilk durağım Sandton’daki Nelson Mandela Square. Yaklaşık 6 metrelik bronz Mandela heykeliyle isminin hakkını veren meydan, 1994’te Sandton Square adıyla halka açılmış, 10 yıl sonra heykelin dikilmesiyle, isim bayrağını ülkenin Anti-Apartheid kahramanına devretmiş. Bu arada alışveriş sevdalılarına duyurulur, heykelin hemen arkasından büyük bir alışveriş merkezine giriyorsunuz ancak uyaralım tekstilde bizim kadar iyi değiller. Birkaç selfie denemesi sonrası bir şeyler yemek için Trumps restoranında bir masaya oturuyorum. Meydanda açılmış ilk restoran olma unvanını elinde bulunduran mekânda tüm garsonların siyahi, işletmecininse beyaz olması ülkedeki tabloyu özetler nitelikte. Her ne kadar kırmızı et odaklı bir restoran olsa da okyanus memleketinde olmamı göz önünde bulundurarak, tercihimi kalamardan yana kullanıyorum. Johannesburg’un kıyısı olmasa da bu işte oldukça başarılılar. Limon ve tereyağı soslu lezzetin yanına da en çok yakışan hellim salatası oluyor. Bu arada öğrendim ki buranın yereli şehrin adını kısaltarak söylüyor; Joburg. HT Cumartesi'nden Arda Aşık'ın haberi...

KRALI ZİYARET

Fazla zaman kaybetmeden kaldığım yere dönüyorum, zira sabah safari yapılacak: Lion & Safari Park. Kiraladığım suvla başlıyorum savanda dolaşmaya. Aslanlar ağır bir biçimde yemeklerini yiyor, ziyaretçilere bir bakış bile atmıyorlar. Bu arada belirteyim, aslanların beslenme saati için bilgi alıp ona göre ziyaretinizi ayarlamakta fayda var. Umduğumu ormanın krallarında bulamayınca yoluma devam ediyorum ve bu sefer fark ediliyorum. Yaban köpekleri aracı görünce ayaklanıyorlar. Aslanların aksine saflarını sıkı tutuyor ve her an tetikteler. Yolun devamında ise zebralar ve niceleri...

Sıra geliyor jungle’dan kafese. Yavru aslanları sevmek için bir bilet alıyorum bekliyorum sıramı beklemeye, çitaların kafesindeyse in cin top atıyor. Yanıma parkta çalışan çocuk yanaşıyor, ayaküstü muhabbet sonrası “Çitalara kimse gitmiyor zaten, o da benden olsun!” diyor ve kendimi 2 asil hayvanın yanında buluyorum. Arkadaş Türkçe öğrenmiş, arada bana “Hadi abi!” diye bağırıyor. Platform üzerinde duran çitanın yanına çıkıp başlıyorum sevmeye. Ancak onun hiç umurunda değil. “Nereye bakıyor böyle gözünü kırpmadan?” soruma “Antilopları izliyor” cevabını alıyorum. Üstelik ekliyor: “5 kilometre uzağı görebiliyor!” El yıkama ritüelinin ardından yavru aslanları da seviyorum. Birkaç hediyelik eşya için parkın mağazalarını başlıyorum dolaşmaya. Birkaç heykelcik alıp ayrılıyorum.

Mr. Vinyl

Ayrıca şu yerleri bir kenara not edin:

✓ Modern sanat müzesi Wits Art Museum’daki eserleri seveceksiniz.
✓ Burada hayvanlar kadar bitki örtüsü de dikkat çekici. O yüzden Johannesburg Botanik Bahçeleri de epey ilginç.
✓ Turistik ama ucuz pazar arayanlar African Flea Market’e.
✓ Şehre tepeden bakan güzel bir restoran da var, Randlords.
✓ Her şehirden kitap alma alışkanlığı olanlar Kalahari Books’a uğramalı.
✓ Arayıp bulamadığınız müzik plaklarına bir de Micogram Music Traders ve Mr. Vinyl’den bakın.

Timsahı denemeden dönmeyin

Akşam yemeği için gidilecek olan yer ise Joburg’un olmazsa olmazı. The Carnivor Restaurant’ta ateşte pişirilmiş timsah, antilop ve zebra etiyle beraber içilen yerel içkilerle geçen akşam yemeği dünyanın en enteresan yerlerinden biri olan Johannesburg gezimi taçlandırıyor.