Suriyeliler bahsinde çok kolay suçluyoruz birbirimizi ırkçılıkla. “Kardeşime dokunma” etiketi altında yazılanlara bakınca, yeni bir kamplaşma, kutuplaşma modeli çıkıyor karşımıza. “Din kardeşimize dokunma” teması da problemli. Yani din kardeşi olmayanlara dokunulabilir mi? Oysa ırkçılık şartlarının oluşması o kadar kolay ve ucuz değil. Irkçılık ve buna karşı sözlü değil eylemli hümanizmi görmek için gözlerimizi biraz dışarı, mesela Akdeniz’de kara kıta ile “medeniyet” arasındaki sırat köprüsüne çevirmemiz yeterli. 

İnsani yardım örgütlerinin gemileri, Libya üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışan Afrikalı kaçak göçmenleri denizden topluyor, sonra bir kovalamaca başlıyor, İtalya limanlarını kapatıyor, Macaristan’ın jiletli tellerinin yerini, sahillere dikilmiş kapı gibi İtalyan polisi alıyor. Sea Watch yardım örgütünün Hollanda bayraklı 3 numaralı gemisinin Alman kaptanı Carola Rackete’nin 40 göçmeni İtalya’nın Lampedusa adasına çıkardığı için ev hapsine alınıp İtalya İçişleri Bakanı Salvini tarafından azılı suçlu ilan edilmesiyle kızışıyor mücadele. Aslında nicedir süren mücadele, “siyahları kurtaran beyaz kadın kaptan” mitiyle medya ve kamuoyu nezdinde seksapele bürünüyor. Kadın kimilerine göre mağdurları kollayan gözüpek bir korsan ya da bir Jan Dark; kimilerine göre de azılı bir haydut. Der Spiegel “Kaptan Avrupa” diye kapak yapıyor.

2015’te Avrupa’ya yönelik karayoluyla yaşanan göçmen akınının deniz versiyonunu önlemeye yeminli Lig partisinin sağ popülist lideri Salvini bu yardım örgütlerine hiddetinden köpürüyor adeta. İnsan kaçakçılığına alet olmakla suçluyor, karaya kaçak göçmen çıkarmaya çalışan her gemiye 1 milyon Euro ceza kesileceğini söylüyor. Almanya’nın kaçaklara yardım eli için AB Komisyonu nezdindeki girişimini, Alman İçişleri Bakanı Seehofer’in yazdığı rica mektubunu, kesin bir “hayır”la, elinin tersiyle itiyor.

İtalyan kurtarma teknesi Alex'te, hamile göçmene ultrasonla muayene.

Oysa Almanya hem “Sea Eye” örgütünün gemisi “Alan Kurdi”deki 65 göçmeni, hem de İtalyan “Mediterranea Saving Humans”ın teknesi “Alex”in kurtardığı 54 göçmeni almayı vaat ediyor. Ancak Alex’in “yükünü” boşaltması için Malta limanı adres gösteriliyor. Yelkenlinin kızgın güneş altında 15 saatlik yolculuğu yapacak mecali yok. “Tehlikeli” diyor, Lampedusa’ya yanaşıyorlar, polis barikatı altında ancak hamile ve çocuklu kadınlardan ibaret 13 kişiyi indirebiliyorlar. Geri kalanlara “Salvini geçilmez” bir durum ortaya çıkıyor. “Alan Kurdi” de karaya çıkış izni veren Malta’ya doğru yol almaya başlıyor.

LAMPEDUSA EFSANESİ GERİDE KALDI

Sicilya açıklarındaki Lampedusa, öyle Kapri ya da Sardunya gibi varlıklı bir ada değil. Geçim derdinde, orta halli insanlardan oluşan 4 bin 500 kişilik nüfus, an itibariyle Salvini’nin sert tavrını destekliyor. Avrupa’ya giriş kapısı olarak göçmen akınının ardı arkası kesilmediği için. Sadece geçen haziran ayında 400 göçmen ayak basmış 20 kilometrekarelik adaya, oradan Palermo’ya nakledilmişler. Oysa 2011’de Arap Baharı’nın tazyikiyle iki ay içinde 6 bin 500 kişi akın ettiğinde, yatak-döşek, yiyecek-giyecek sağlayan ahalinin yardımseverliği efsane olmuştu. Hatta İtalyan yönetmen Gianfranco Rosi’nin Lampedusa sahnesinde göçmen dramını anlattığı kurgu belgeseli “Fuocoammare” (Denizdeki Ateş) 2016 Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü almıştı.

Ancak ada halkının gözünde artık sığınmacılara yer yok. Tam turizm mevsiminde otelciler, “Kilise merdivenlerine oturuyorlar” diye, gençler “kız arkadaşlarımıza sarkıyorlar” diyerek, balıkçılar “bunların batık tekneleri ağlarımızı yırtıyor” şikayetiyle konuşuyorlar medyaya. Dükkan sahipleri göçmenlerin çalıp çırparak, çevreyi kirtelerek düzeni bozacağı kaygısında. Alman kaptan Carola Rackete’ye çıkışanlar da var, “Asıl bizim kurtarılmamız gerekiyor” şeklinde. Kadının, örgüte daha fazla bağış toplamak için olay çıkardığını düşünenler, “Neyse ki, Matteo Salvini sayesinde kaçak göçmen sorunu bitecek” diyor.

AVRUPA SINIRI AGADEZ’DE BAŞLIYOR

Avrupa’ya çıkışta son kale Salvini, bir önceki bariyer Libya. İsteniyor ki; yardım gemileri denizden topladıkları göçmenleri oraya atıversinler. Afrikalının son varış noktası Libya kıyıları olsun. Ama daha geçen çarşamba günü Trablus’taki göçmen kampına hava saldırısında altısı çocuk 53 kişi can verdi, 130 kişi yaralandı. İddiaya göre saldırının sorumlusu General Halife Hafter’in emrindeki birlikler. 

İş, denizdeki ve Libya’daki trajediyle bitmiyor; bir de çöl faslı var ki, içler acısı. Avrupa Birliği, Afrika’dan göç akınını çıkış noktasında durdurmak amacıyla son dört yıldır Nijer hükümetine maddi ve teknolojik yardım sağlıyor. Çünkü Avrupa’yı hedefleyen Batı Afrikalı göçmenlerin toplanma noktası Nijer’in çöl şehri Agadez. Önceleri bir ticaret kenti olan Agadez’de ekonomik hayat, Libya’daki savaş nedeniyle daralınca, yeni bir iş sahası açılıyor; kaçak insan ticareti. Batı Afrika’nın malları yerine, kaçak göçmenleri orada toplanmaya başlıyor. AB’nin baskısıyla, insan kaçakçılığına 30 yıl hapis cezası öngören yeni bir yasa çıkarılıyor. Ayrıca Libya ve Avrupa rotasında, AB tarafından eğitilmiş çöl devriyeleri konuşlandırılıyor, bunlara gerekli araç ve cihazlar sağlanıyor. Böylece Agadez, Avrupa’nın Afrika’daki sınırı haline geliyor.

Kaçak göçmenlere karşı Nijer'in çöl devriyeleri iş başında. 

Rejim baskıcı, yolsuzluk dizboyu, insan hakları hak getire ama olsun, Nijer Devlet Başkanı Mahammadou Issoufou, AB liderleri için örnek bir partner. Nijer üzerinden gelen göçmen sayısında yüzde 70 düşüş sağlanıyor. Kaçak göç yolu artık daha tehlikeli, asker çölde su kaynaklarının başını tutuyor, günlerce aç susuz yol alıyorlar. Kaç kayıp verildiği bilinmiyor. Çölden çıkabilenler Libya cehennemine ayak basıyor. Yakalanıp toplama kampına atılmazlarsa soluğu derme çatma botlarla Akdeniz’de alıyorlar. Gerisi malum… Sadece bu yıl 420 kişi Akdeniz’in sularında boğularak can verdi; 3 bin 700 kişi de daha suya varamadan Libya’da yakalanıp kamplara atıldı. O barut fıçısında akıbetleri işkence, ölüm ya da belirsizlik...

Avrupa'ya doğru çöl yürüyüşünde su ikmali...

Şimdi AB yeni planlar yapıyor. Akdeniz yoluyla kaçak göçmen akınını tamamen kurutmak için Frontex birliklerinin Nijer ve Gana’da konuşlandırılması mesela. Hukuki boyutu çok tartışmalı.

“YOKSULLAR ZATEN GÖÇEMİYOR”

Yoksulluk ve çatışmalar bitmediği sürece bu dram da bitmeyecek, diye düşünüyor insan. Ancak Berlin İnsani Kalkınma Enstitüsü’nün araştırma sonuçları öyle demiyor. Çarpıcı iddia şu; yeryüzünde 750 milyon yetişkin başka bir ülkeye göç etmek istiyor, tek destinasyon tabii ki Avrupa değil ve ülkelerin kalkınması göçü durdurmuyor, tam tersine körüklüyor. Yılda 23 milyon kişi göç için gerekli olan para biriktirme, vize alma, ulaşım aracı ayarlama gibi işleri halledebiliyor, fakat hepsi de yollara düşmüyor. 1990-2017 yılları arasında dünya nüfusu yüzde 42 artış gösterirken, göçmen sayısı yüzde 69 oranında artıyor. Göç potansiyelinin en yüksek olduğu yer Afrika’nın Sahra altı ülkeleri, nüfusun üçte biri göç etmek istiyor. En düşük olduğu yer ise Asya; her 10 kişiden sadece biri.

Afrikalı kaçak göçmen ortalaması: 20-30 yaş arası eğitimli, yoksul olmayan erkekler. 

Afrikalı bütün kaçak göçmenlerin Avrupa’yı hedeflediği ise tamamen algıda seçicilik. Yurdunu terkeden Afrikalıların üçte ikisi bölgede kalıyor. Avrupa yoluna düşenler ise çoğunlukla 20-30 yaş arası, iyi eğitimli ve yoksul olmayan erkekler. Araştırmaya göre kıtanın en yoksulları zaten göçe yeltenecek durumda değil. Bu meşakkatli iş için orta sınıf mensubu olmak, bağlantıları kurabilmek ve para istiflemek gerekiyor. Örneğin kişi başına düşen milli gelirin 2 bin doların altında olduğu Nijer, Mali veya Çad halkının göç şansı çok zayıf. “Yoksulların göçü sadece bir mitos” diyor enstitünün raporu.

Tabii şöyle bir soru beliriyor; madem ki ülkeler kalkındıkça göç artıyor, o halde Avrupa Birliği Afrika’ya kalkınma yardımlarını kessin mi? Enstitü Müdürü Reiner Klingholz, Der Spiegel’deki söyleşide, “Bu çok tehlikeli bir çıkarsama olur” diyor. Eğitim ve ekonomiye yönelik teşviklerin şart olduğunu, nüfus artış hızı durdurulmadıkça yoksulluğun bitmeyeceğini söylüyor ve bir başarı mucizesi olarak Etiyopya’yı gösteriyor. Bir zamanlar açlıktan ölümlerin yaşandığı ülkede yeni iş alanları yaratılıp, doğum oranının yarı yarıya düşürülmesi ve kadınların istihdama katılımıyla öyle bir kalkınma örneği yaşanıyor ki, oradan artık kimse göç etmek istemiyor.