Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat

        SIRMA KARASU / HT CUMARTESİ

        Geçen hafta Eczacıbaşı’nın İKSV’ye yaptığı 46 milyon liralık bağış konuşuldu. Bu sayede İKSV 40 milyon liralık borcunu ödedi ve Deniz Palas’ın elden çıkarılmasının önüne geçildi. Bülent Eczacıbaşı’nın özetle “Süreç boyunca kamuoyunun tepkisini yakından izledik. Gördük ki İKSV’nin sahibi bu toplum ve sanatseverler” açıklaması ve amcası merhum Şakir Eczacıbaşı’nın gözbebeği olan vakfa, kamuoyu tercihlerini göz önünde bulundurarak bağış yapması takdir topladı. Deniz Palas gerçekten de görkemli bir bina. Aynı zamanda Art Nouveau mimarisinin, aslına uygun restore edilmiş İstanbul’daki ender örneklerinden. İKSV Deniz Palas’ı 9. İstanbul Bienali sırasında bienal alanı olarak kullandığında bina metruktu. Ardından vakfın binayı restore ederek kullanmaya başlaması ve içine şiir dinletisinden konserlere kadar pek çok etkinliğe ev sahipliği yapan Salon İKSV’yi açması, vakfı sevmek için çok sebep olduğunu gösteriyor.

        DENİZ PALAS BİR KÜLTÜR SANAT MERKEZİ DEĞİL

        İKSV, Deniz Palas’ı açarken burayı “çok amaçlı bir mekân” olarak kullanmak niyetindeydi. Ancak şu an bina, Salon İKSV ve “Leyla Gencer Evi” isimli sopranonun eşyalarının sergilendiği mekân dışında aslında vakfın çalışma ofisi. İKSV gibi köklü kültür sanat kurumlarının, anıtsal özellikler taşıyan binalara sahip olmasından yanayım. Ancak böylesi bir binanın yalnızca kısıtlı bir alanının halka açık olduğu göz önünde bulundurulunca insanın aklına “Bir kültür sanat vakfının çoğunlukla idari işler için gerçekten de böylesi bir binaya ihtiyacı var mı” sorusu geliyor. İKSV’nin Deniz Palas’ı hak etmediğini değil tersine vakıf kadar biz seyircilerin de bu binadan yararlanması gerektiğini savunuyorum. Kültür ve sanatın demokratikliği ve zenginliği sağladığı kamusal alan ile ölçülmekte. Deniz Palas’ın kamusal niteliğini ise kimliksiz, elinizi kolunuzu sallayarak girdiğiniz alanla ölçebilirsiniz; bu alan oldukça az.

        İKSV’nin düzenlediği klasik müzik, pop, caz konserleri, tiyatro ve sinema festivalleri çeşitli belediyelerin kültür merkezlerinde, isminde kültür veya sanat olmayan “kongre” merkezlerinde gerçekleşiyor. Emek Sineması, AKM gibi mekânlar elimizden kayıp gittikçe iş bu sene ilk kez bir AVM gösteri merkezinin de bu mekânlar arasında yer alacak olmasına kadar vardı. İKSV’nin salt kültür sanat merkezi olarak adlandırılmış, şehrin orta yerinde gözümüze gözümüze giren, program zenginliğinden neye bilet alacağımızı şaşırdığımız bir binası olmalı. Sanat ve kültüre ayrılan devlet bütçesi her yıl gözle görülür oranda azalıyorken İKSV’nin sinema, tiyatro, müzik, plastik sanatlar gibi disiplinlerin hepsini üstlenmesi, birçok alandaki talebi gidermek zorunda kalması normal ancak maalesef bu durumda tekelleşme kaçınılmaz. Çözüm, işadamlarının kiraya vermek üzere gösteri merkezi açmak yerine Eczacıbaşı Ailesi’nin izinden giderek yeni vakıflar kurması. Sanat ve kültür sahnesinin zenginleşmesi ve her etkinliğin farklı ellerden çıkması harika olmaz mı?

        ANNE BEN ELİTİST MİYİM?

        Bülent Eczacıbaşı halkın İKSV ve Deniz Palas konusundaki duyarlılığından haklı bir gurur duysa da madalyonun bir de öteki yüzü var. Sanatseverlerin sadakatinden dünyada da yaygın biçimde yararlanılır. Ama özel bir kartla bağış uygulamasının İKSV versiyonu Lale Kart’a sahip olmayan seyircilerin, neden bu ayrıcalığı etkinliklere kendi katılımlarının önünde engel olarak gördüğünü anlamak önemli. Lale Kart’ın sahiplerine öncelikli bilet alım seçeneği sunması nedeniyle kartsız seyirci küsebiliyor.

        İKSV’nin bu kartta kâr gütmediği, elde edilen gelirin vakfa bağış niteliğinde olduğu malum. Ancak kartsız seyirciyi kazanmak için bienali biletsiz yapmak ve Film Ekimi gibi öğrencilerin yoğun katılım gösterdiği festivallerin bilet fiyatlarını düşük tutmak da vakfı “elitist” eleştirilerinden kurtaramıyorsa, anlaşılan karta bir düzenleme yapmak gerekmekte. Bir de son günlerde ağız birliği etmişçesine herkesten duyduğum “İKSV, kapalı devre” eleştirisi var. Sürekli aynı kişilerin davet edildiği özel partiler, işbirliklerinin belli bir camia içinde sınırlı kalması, siz hastası olduğunuz sanatçıyı arkadan dans ederek izlerken protokolün en önde ciddiyetini koruması gibi mevzulardan bahsediyorum. Bu seyirciye yansıyan tarafı. Sanatçılar da aynı dertten mustarip.

        İsmini duyurma gayretindeki yeni sanatçılar İKSV ile çalışmak isterken vakfın Salon’daki yerli performansları belli isimlerle sınırlı tutuluyor. İKSV’yi eleştirsek de onsuz bir İstanbul hayali eksik ve daha az renkli. İKSV’nin sanat kültür sahnesindeki yalnızlığı (belki biraz klişe olacak ama) hem şansı hem de şanssızlığı. 40 milyon liralık borcun sebebi yanlış finansal yönetim miydi yoksa yanlış kültür yönetimi miydi bilinmez ama dilerim başkaları da Eczacıbaşı gibi elini taşın altına koyar ve İKSV’nin yükü hafifler.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ