Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        İrem Dönmez / idonmez@haberturk.com

        Can Yayınları’nın değiştiğini söylüyordu haberler, minik kırmızı kalbin artık olmayacağını, beyaz kapağın tarihe karıştığını… Haberleri okuyunca babam, çocukluğum, naif kırmızı kalplerin yan yana durduğu kitaplığım ve hatta Şeker Portakalı’nın Zeze’si geldi aklıma.

        Çocukluğum elimden alınmış gibi hissettim, portakal ağacını kaybeden Zeze’den farkım yoktu sanki. Sözlüklerde sıklıkla eleştirilen “geçmişe ölesiye bağlı yaşayan tip”lerden olunca bazen bir kitabın üzerindeki logo, kitabın kapağının rengi bambaşka şeyler ifade edebiliyor. Önem verilen ve hep öyle kalacağı düşünülen şeyler değiştiğinde de ‘devrim’ gibi değil de ‘bozgun’ gibi algılanıyor.

        Sakinleştim sonra ve Can Öz’e ulaştım. Her şeyi birinci ağızdan dinlemesi en doğrusu olacaktı. Anlattım, sordum, dinledim.

        Yayınevinde yapılan değişikliklerin çocukluğuma, çocukluğumun kitaplarına, kitaplığımın sessiz sakin raflarına kastetmediğini anlayınca da rahatladım. Babasını sordum sonra Can Öz’e. Önce babamın sonra benim en sevdiğim yazarlardan olan Sevgili Erdal Öz’ü.

        Bu değişikliğin daha önce iki kez Erdal Öz tarafından yapıldığını da öğrendim, Erdal Öz’ün oğluyla olan ilişkisini de.

        Sonuçta, söyleşi bittiğinde o minik kırmızı kalbe Can Öz’ün hepimizden daha çok sahip çıktığını hissederek ayrıldım oradan.

        Beyaz zemin üzerindeki o minik, kırmızı kalp naifliği ve iyi edebiyatı temsil ediyordu. İyi edebiyat yetmiyor mu artık?

        Yalnızca bir kalp bezik destesi anlamına da gelebilir. Can Yayınları’nın kırmızı kalbinin ve beyaz kapağının ifade ettiği şey aslında beyazın ve kırmızının değil, yayınlanan kitapların sonucu. Beyaz kapaklı olmayan, serbest tasarımlı pek çok test çalışması yaptık. Deneyimlerden çıkan sonucu da söyleyebilirim: Türkiye’de yeni yazarları beyaz kapaklarla çıkarttığınız zaman maalesef bu yazarların edebiyat geleceği yavaş ilerliyor. Dolayısıyla bu yapmam gereken bir değişiklikti.

        Ne hissediyorsunuz?

        Ben de üzülüyorum. Beyaz kapakla yayınlamanın çok romantik bir tarafı var çünkü. Ama benim pasif üzülmek gibi bir şansım yok. Ben önce işimi yapmak zorundayım. Ve bu üzüldüğümüz şeye çare bulmak da benim elimde.

        Can Yayınları’nın ayırt edici bir duruşu vardı. Bir kitabevine girdiğinizde ya da birisinin kitaplığına baktığınızda fark edilir olmaktan söz ediyorum. Bu değişiklikle herkes gibi olmaktan korkmuyor musunuz?

        Korkmuyorum. Çünkü rafa baktığınızda yayınevi belli olurdu. Oysa ben yazarın belli olmasını istiyorum. Yazar belli olduğunda yayınevi belli olmayacak, yayınevi belli olduğunda yazar belli olmayacak. İkisini aynı anda yapamıyorsunuz.

        Şimdi ne olacak?

        Tasarımlar oturduğu zaman sıkı bir okur, bir kitabevine gittiğinde yazarın külliyatını uzaktan tanıyabilmeli. Can Yayınları’nı tanıdığı zaman o kitapla bağ kurması mümkün değil. Beyaz kapakla Can Yayınları olduğunu, muhtemelen iyi bir çalışma olduğunu Türkçesinin düzgün olduğunu ve rafında güzel duracağını biliyor okur. Ama yazarın nasıl bir yazar olacağı hakkında bilgi sahibi olamıyor. Oysa benim işim yazarın ne olduğunu anlatmaktan fedakârlık edip yayınevinin reklamını yapmak değil. Ve maalesef beyaz kapaklar biraz bunu yapıyor.

        Değişikliklerden birisi de düşünce serisi yayınlayacak olmanız. Bu fikir nasıl geldi aklınıza?

        Türkiye’de olan biten çok şey var. Ve yeterince anlatılamayan da pek çok mevzu var. Olan bitenle ilgili çok agresif, toplumun çok az bir kesimine hitap eden, bazen çok akademik, dilinden dolayı fazla kişiye ulaşamayan kitaplar çıkıyor. Taraf seçmeden, saldırgan bir dil kullanmadan, herkesin anlayabileceği bir dilde anlatan kitaplar az. Oysa bunun yapılması gerekiyor.

        Can Yayınları’ndan çıkan kitapların pahalı olduğuna dair pek çok eleştiri var. Yapılan değişiklikler fiyat politikasını da kapsayacak mı?

        Fiyatlar düştü ama bunu lansmanda, hafifletici unsur gibi görünmesin diye duyurmadım. Bu yayıncılığı yapmak gerçekten zor ve biz salt kar bekleyen bir holding yönetim kurulu değiliz. Fiyatların düşememesi benim onu beceremememden kaynaklanıyordu. Ama şimdi fiyatlar düştü ve birkaç ay içinde raflara da yansıyacak. Duyurmuyorum bunu, çünkü övünülecek bir şey değil bu.

        80’lerden bahsederken, “Yayınevine göre kitap seçen okurlar çoğunluktaydı” diyorsunuz. Ne değişti o günden bu yana?

        O yıllarda, çok az yayınevinin olduğu bir dönemde, yayınevinin kimliği okurun siyasi tercihiyle örtüştüğü anda aslında yazarlarla kurduğu ilişki de o boylamda güçleniyordu. Şimdi yazar – yayıncı ilişkisi zayıfladı. İkincisi çok çok fazla kitap çıkıyor. Ancak raflara baktığınızda çıkan kitapların çok azı sergilenebiliyor. Bir de 80’lerde tasarım çok zor bir işti, teknik altyapı buna izin vermiyordu. Bence 90’ların ortalarından itibaren iyi bir formül değil beyaz kapak kullanmak. Bugün artık yayıncılar rekabet eder hale geldi ve tabii rekabet olduğunda kapak da rekabetin unsuru haline geldi.

        “TAMİRCİ YAZAR”IN OĞLU

        Erdal Öz’le ilgili sorularıma geliyor sonra sıra. Pek çok şey öğreniyorum Erdal Öz’e dair. Ve bir de “Sizin hiç babanız öldü mü” diyen Cemal Süreya’yı anımsayıp babaları ölen çocukların, babalarını anlatırken asla geçmiş zaman kiplerini kullanmadığını fark ediyorum.

        Erdal Öz gibi bir yazın ve düşün adamının oğluna ilk hangi kitapları okuduğunu merak ediyorum ben.

        İlk önce Doğan Kardeşler ve Redhouse masallarıyla, kitaplarıyla başladım. Sonra dergiler geldi. Bir yandan baktılar ben sabahlara kadar bunları okuyorum, bana masal anlatmayı bırakıp yanımda durmaktan vazgeçtiler. Raflar kitaplarla doluydu evde.

        Okuduklarınız üzerine konuşuyor muydunuz?

        Kitabı okumaktan daha keyifli olan, kitabı okuduktan sonra babamla sohbetini yapmaktı. Kendi yazdığı bir şey olduğunda bana da okuturdu bazen. Ben onu okuduğum ve yorumladığım zaman çok önemserdi. Yorumlarıma bazen kızar bazen sevinirdi. Ben de tabii fikrimin ciddiye alındığını görünce mutlu olup abuk sabuk şeyler söyleyebiliyordum.

        Okumak ve yazmak babamla kurduğum ilişkiye dâhil olduğunda çok keyifli, çok lezzetli bir şey oluyordu. Sadece önemli bir yazarla değil babamla oturup konuşuyordum çünkü. Babam soğuk bir adamdı. İlişki kurma anlamında çok sıcak olmasına rağmen ilişki kurmaktan kaçınan bir adamdı. Özellikle işten geldiği zamanlar gergin olurdu. Evde zaten çoğunlukla çalışırdı. Fazla vakit geçiremezdik, o yüzden geçirdiğimiz vakitler çok kıymetli olurdu benim için.

        Babamla uzak bir ilişkimiz vardı hep. Ama ne zaman işin içine edebiyat girse bir anda o ilişki sıkılaşırdı. Okuduğum bir şey söz konusuysa hemen çalıştığı şeyi bir kenara bırakıp benimle ilgilenirdi. Veya bir şey yazmışsam hemen üzerine konuşmaya başlardı.

        Hep mi böyle devam etti?

        Ben Amerika’ya gittim okumaya. Telefonla konuşamıyoruz. “N’aber, nasılsın”dan öteye gitmiyordu muhabbet. İstanbul’a geliyorum yine sessizlikler. Ama ne zaman ki mektuplaşmaya başladık yepyeni bir ilişki çıktı ortaya. “Canım oğlum”, diye başlıyor, birtakım tavsiyeler veriyor… Müthiş bir ilişki kuruluyor. Tabii ben o mektuplaşmalardan dolayı heyecanlanıyorum, Türkiye’ye geliyorum havaalanında karşılaşıyoruz ve çıt yok. Garip bir şeydi. Bunu bildiğim için mektuplaşmaları sıklaştırmış, hikâyeler yazmaya başlamıştım.

        Hâlâ yazıyor musunuz peki?

        Artık yazmıyorum. Çünkü ben babama ulaşmak için yazıyordum. Kötü bir şey yazdığımda da uzaklaşıyorduk. Öyle birisiydi çünkü. Okunan kitaplar, yazılan şeyler onunla ilişkimizin temeliydi. Arada oturup yazıyorum tabii ama aynı tadı vermiyor.

        İlkokulda öğretmenin “Babanız ne iş yapıyor” sorusuna verdiğiniz bir cevap var bir de.

        Evet. Tamirci yazar diyordum. Pazar günleri, evde salonda oturur, yere gazete kâğıtlarını serer ve evde bozuk bir şeyler varsa onları tamir ederdi. Ben 6-7 yaşında olduğum için bize ders kitaplarında mesleklerle ilgili fotoğraflar gösterilmişti o dönem. Ben de muhtemelen o fotoğrafla onu birleştirip, ilk cevap olarak tamirci derdim. Doğrudan şahit olduğum bir şeydi çünkü. Yazar oluşunu da sona eklerdim.

        APOLİTİK DEĞİL CESARETSİZLENDİRİLMİŞ NESİL

        Politik bir babanın apolitik oğlu olmak nasıldı peki?

        Apolitik çok karikatür bir sözcük. Tabii ki apolitik değildim. Bir sürü düşüncem, görüşüm vardı. Sadece öne çıkmıyordu, düşünce halinde kalıyordu.

        Ve bir Haziran günü kırıldı bu…

        Gezi’de beni sokağa çıkaran başkasının sokağa çıkmasıydı. Birilerinden cesaret alınca ben de kendimi borçlu hissettim. Meseleyi anlatmak için kendimi riske atmam gerek ki bu da başkalarına cesaret versin, diye sorumluluk hissettim ve onu yaptım.

        Gezi’ye gelenler de orada oluşturmadı düşüncelerini, onlar da apolitik değildi. Sadece Türkiye siyasi görüşlerin meşru ifade zemininin törpülendiği, tırpanlandığı bir ülke. Apolitik değil de cesaretsizlendirilmiş nesil söz konusu olabilir. Kimse ses çıkarmıyordu ve ses çıkarma cesareti gösterildi.

        Babanız kendisi politik ve aktivist birisiyken size neden “Siyasetten uzak dur oğlum” telkininde bulunmuş olabilir?

        Türkiye’de siyaset alanının insanın özgür düşüncesini aktarmak için uygun olmadığından sanırım. “Siyasi bir tavra sahip olma”, demek değildi bu. Siyasi görüşünü bireysellik zemininde koru ve yürüt telkiniydi bu daha çok.

        Ama tabii bu, Gezi olaylarına kadar Can Yayınları’nın yeterince tepki göstermemesini açıklamaz. Göstermiyorduk, çünkü bir işe yaramayacağını düşünüyorduk. Kafamı uzatırsam yayınevine zarar gelir diye düşündüm ve bu yüzden çok sayıda uykusuz gece geçirdim.

        Yaptığınız işi çok sevdiğinizi biliyorum. Ama gerçekten aklınızdaki meslek bu muydu?

        Değildi. Sosyoloji ile reklam arasında bir alanda çalışmak istiyordum. Reklamcılığın çok acımasız bir dürüstlüğü var. İnsanları kolay yoldan tavlamaya çalışırken aslında insanların zaaflarını da ifşa eder. Çok ilginç gelir bana bu. Yayıncılıkla hiç ilgim yoktu okur olmak dışında.

        Nasıl oldu peki ?

        Aslında ben de bilmiyorum bu kadar sene nasıl altından kalktım. Babamı kaybettim. Ne finans, ne muhasebe, ne telif yasası biliyordum. Yazarların bazılarını fazla kahramanlaştırmış, bazılarını çok küçümsemişim onu fark ettim. Babamın yanında uzun yıllar çalışıp işi yavaş yavaş devralmam doğrusu olurdu. Doğru olduğunu bildiğim halde bu kapak mevzusunu bu yüzden geciktirdim ben. Bunu yönetebilecek kadar kendime güvenmem gerekiyordu.

        Kitaba, kültür yayıncılığına bu denli uzak bir ülkede yayıncılık yapıyorsunuz. Hiç pes etme noktasına geldiniz mi?

        Hiç. Öyle bir şansım yok ki. O yüzden gelmedi aklıma. Annem, kız kardeşim, çevrem, yazarlar… Bütün bu işi yürütmek durumundayım. Nasıl pes edebilirim ki? Ömür boyu o pes kararıyla nasıl yaşarsınız?

        Babamı kaybettik. Annem ve kız kardeşim çok üzgün haldeydi. Yayınevinde çalışan arkadaşlar babalarını kaybetmiş gibiydi. Yazarlar hem sevdikleri birisini kaybetmişler hem de edebiyat geleceklerinin ne olacağı konusunda endişeliler. Öyle olunca ben duyguları unutup robot gibi çok erken saatte kalkıp işe gidip ifadesiz bir şekilde aylarca yapmam gerekenleri yaptım. Zaten o dönemi atlattıktan sonra bir daha kimse pes etmez, zannetmiyorum.

        5 sene önce yaptığınız bir söyleşide “On sene sonra babam kapıdan girse bir kahve içsek bana “Aferin ulan” diyeceği işler yapmak istiyorum demişsiniz. Şimdi gelse?

        Onun “Saçmalama bu ne biçim iş” diyeceği işler yapmamaya gayret ediyorum. Şimdi de gelse çok mutlu olurdu diye düşünüyorum. Onun neler istediğini biliyorum çünkü. Aferin, derdi. Eminim.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ