Bazı coğrafyalar vardır; sadece üzerinde yaşayan insanı değil, onun karakterini, kültürünü, müziğini, mutfağını ve ekonomisini de şekillendirir. Karadeniz öyle bir yer.
Burada coğrafya yalnızca kader değildir; kültürün üreticisidir.
Dağlar diktir. Vadiler derindir. Yağmur eksik olmaz. Dağlar, vadiler, yağmur, sis, orman…
Hayat ise doğayla sürekli pazarlık hâlindedir. İnsani her an tetikte, gergin, sinirli ve hareketlidir. Müzik hızlıdır. Kemençesi mısır koçanı gibi ince gövdeli, püskülü de vardır. Halk oyunları da denizi gibi dalgalı, coğrafyası gibi sert, mısır koçanı gibi elbiseler ve hamsi gibi hareketlerle süslüdür.
Sofrası çok çeşitli ve güçlüdür. Mutfağındaki mısır, lahana, fasulye, tereyağı, peynir, ot çeşitleri, hamsi hakimiyeti tesadüf değildir.
“Coğrafya kaderdir”
Böyle bir çeşitlilik ve zenginlik içinde Doğu Karadeniz’de turizm deyince akla yayla gelir.
Ama mesele yayla değil. Mesele coğrafyadır.
Çünkü Karadeniz’de doğa sadece manzara üretmez; kültür üretir, mutfak üretir, müzik üretir, ritim üretir.
“Coğrafya kaderdir” sözü belki de en görünür karşılığını burada bulur.
Karadeniz’in kültürü doğadan doğmuştur. Turistin satın aldığı da aslında budur.
Bu yüzden Karadeniz’i turiste satarken aslında tek tek ürünler satılmaz. Bir bütün satılır.
Doğa, yayla, yemek, folklor, yürüyüş, manzara, göl, dere, şelale.
Ve bütün bunları birbirine bağlayan görünmez bir ruh.
Turistin satın aldığı şey yayla değil
Ben bunu kitaplardan öğrenmedim.
Doğduğum, büyüdüğüm, tatillerimi geçirdiğim, evimin ve toprağımın olduğu bir coğrafyada yaşayarak öğrendim.
Gezerek, merak ederek, insanını dinleyerek, her mevsim başka bir yüzünü görerek.
Ve yıllar içinde şu kanaatim oluştu: Karadeniz turizmi bugün olduğundan çok daha büyük olabilir.
Ama bunun yolu yeni otellerden değil, eldekini yeniden okumaktan geçiyor.
Bugün Karadeniz turizmi büyük ölçüde üç aya sıkışmış durumda. Haziran, temmuz, ağustos, yani yayla zamanı.
Bölgeye yollar yapılıyor. Yeşil Yol projeleri ilerliyor. Adı yeşil, kendisi asfalt. Yeşillikler içinden geçtiği ve yeşili görmek için adı böyle.
Ama şu soruyu sormak gerekiyor: Turisti getirdik. Peki ne göstereceğiz? Ne katma değer elde edeceğiz?
Çünkü turist artık sadece bir yere gitmek istemiyor. Bir deneyim satın almak istiyor. Bir hikâye satın almak istiyor.
Ve burada büyük bir yanılgı var. Biz hâlâ yaylayı sattığımızı sanıyoruz.
Oysa satılması gereken şey yaylaya yolculuk.
Sis, patika, dere, orman, yürüyüş, koku, kemençe, horon, coşku ve mevsimler.
Bölgenin saklı hazinesi: Komar ve zifin
İki hafta önce yeniden bölgeyi dolaştım.
Vadilerin içlerine girdim.
Rakım yükseldikçe doğanın ritminin nasıl değiştiğini bir kez daha gördüm.
Önce yeşil, sonra ansızın sarılar ve morlar.
Biraz daha yükselince hem sarıların hem morların iç içe geçmesi.
Komar, zifin, orman gülleri ve dereler, ırmaklar, küçük küçük şelaleler.
Doğu Karadeniz’in belki de en az konuşulan ama en güçlü doğal varlıklarından biri.
Yaklaşık 400–500 metrelerden başlayarak yükselti arttıkça çiçeklenme yukarı doğru taşınıyor.
Nisanda başlıyor. Mayısta genişliyor. Haziranda zirve yapıyor. Yer yer temmuza uzuyor.
Vadilerin sonlarına doğru kümeleniyor. Ağaçların seyreldiği yükseltilerde sahneyi devralıyor.
Ve Karadeniz’in meşhur yeşiline müthiş bir ritim katıyor. Etraf sarı mor ve yer yer yeşil çimenler.
Son bitki görüntüleri eşliğinde eğer mayıs ve haziranda gitmişseniz kar kürtüklerini görmek de mümkün.
Çiçekler sadece renk değil, nefes kesici bir koku da veriyor. Özellikle zifin.
Doğa kendi festivalini mükemmel bir şekilde kuruyor.
Üstelik bunun için afişe, organizasyona, paraya ihtiyaç yok.
Mutfak, folklor, coğrafya… Ve eksik halka
Karadeniz’in kültürü de zaten doğanın devamı.
Bugün bölgeye gelen turiste ne sunulan da doğa, yemek, folklor.
Ama bunların arasındaki bağ eksik.
Komar ve zifin o bağı mükemmel şekilde kurabilir.
Çünkü çiçek sadece çiçek değildir. Yürüyüş rotasıdır. Fotoğraftır, sosyal medyadır. Festivaldir. Yerel ürün satışıdır. Küçük işletmedir. Ek konaklamadır. Ek istihdamdır.
Özellikle de fotoğraf sosyal medya sayesinde müthiş bir tanıtım aracıdır.
Bir düşünelim. Nisan ve mayıs komar ve zifin rotaları. Haziran ve temmuz yayla zamanı. Eylül ve ekim sonbaharın bütün renkleri.
Bir anda üç aylık sezon altı aya çıkıyor.
Yeni otel yapmadan, yeni dağ üretmeden, yeni kaynak harcamadan, sadece var olanı yeniden anlatarak.
Dünyada insanlar kiraz çiçeği için seyahat ediyor. Lavanta için şehir değiştiriyor. Sonbahar renkleri için ülkeler geziyor.
Karadeniz neden kendi çiçek mevsimini kurmasın?
Peki bugüne kadar neden olmadı?
Belki cevap kaynak eksikliği değil, farkındalık eksikliğinde.
Çünkü bazen bir bölgenin en büyük zenginliği herkesin gözünün önündedir ama kimse onu ekonomik değere dönüştürmeyi düşünmez.
Karadeniz’in dağları zaten var. Yolları var. İnsan hikâyesi var. Mutfağı var. Folkloru var.
Şimdi eksik olan şey bunları tek bir mevsim ekonomisinde buluşturmak.
Belki de Karadeniz’in yeni turizm modeli çoktan açtı.
Rengi sarı ve mor. Adı komar ve zifin. Ve değeri, henüz fark edilmedi.
Bir manzara ancak ona bakmayı öğrendiğimizde zenginleşir.
Bölgenin korunması ve ekonomik değere dönüşmesi açısından çok güçlü figürler var. Yağmur, su, dere, şelale, göl, çiçek, yeşillik, doğa, manzara, yerellik ve folklor. Eksik olan katma değerli turizm ve yaşam zincirini kurgulamak.
Son söz: “Doğada hiçbir şey tek başına var olmaz.” Rachel Carson