Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

2022 Cannes Film Festivali’nde, Eleştirmenlerin Haftası bölümünde gösterilen filmlerden biriydi ‘Herkes Jeanne’ı Seviyor’ (Tout le monde aime Jeanne). Altın Kamera ödülü için yarıştı; Fransız sinemacı ve illüstratör Céline Devaux’nun ilk uzun filmiydi.

1987 doğumlu Céline Devaux, kısa animasyonlarıyla Cannes seçkilerine giren; Venedik, Clermont-Ferrant gibi önemli festivallerde başarılar kazanan ve Cesar Ödülleri’ne aday gösterilen bir isim… Senaryosunu da kendi yazdığı ‘Herkes Jeanne’ı Seviyor’ ile belki ödül kazanmadı ama dolaştığı festivallerde ve gösterime girdiği Fransa’da olumlu eleştiriler aldı, ses getirdi.

MUBI Türkiye içeriğinde yer alan ‘Herkes Jeanne’ı Seviyor’, mizah duygusu, sahici karakterleri, kendine özgü enerjisi ve anlatımsal yapısıyla sevdiğim bir film oldu.

Film çok büyük bir ‘kariyer fiyaskosu’ ile başlıyor. Geliştirdiği su altı cihazıyla denizleri plastik kirliliğinden kurtaracağına inanan Jeanne (Blanche Gardin), herkesin merakla beklediği ilk denemede çok büyük başarısızlık yaşıyor. Böylelikle, medyada ‘Yılın Kadını’ olma hayalleri kurarken, bir anda herkese rezil oluyor. Daha kötüsü, parasal anlamda iflas noktasına geliyor ve annesinden abisi Simon (Maxence Tual) ile kendisine miras kalan evi satışa çıkarmak üzere Lizbon’a gitmek zorunda kalıyor. Annesinin yaklaşık 1 yıl önce Lizbon’da intihar etmesi ve olayın etkisini henüz üstünden atamamış olması, seyahati onun için duygusal anlamda zor hale getiriyor. Giderken havalimanında eski lise arkadaşı Jean (Laurent Lafitte) ile karşılaşıyor. Lizbon’da ise onu eski sevgilisi, evli ve çocuk babası Vitor (Nuno Lopes) bekliyor…

Bu arada, Jeanne’ın kafasının içinden gelen sesi, Céline Devaux’nun seslendirdiği Küçük Hayalet’i unutmayalım. Açıkçası ‘o ses’ olmadan filmi anlatmak olası değil. Aslında daha önce birçok filmde karşımıza çıkan bir anlatım tekniğidir zihinden gelen ve susturulamayan sesler… ‘Herkes Jeanne’ı Seviyor’un ayrıştığı nokta, sesin ‘bir görüntü’ye sahip olması. Saçları ayaklarına kadar uzanan, bazen sayısı artan minik bir çizgi karakterden söz ettiğimizi belirtelim.

Daha önce animasyonlar yapan Céline Devaux, Jeanne’ın zihnindeki sesi minimalist tarzda, araya giren kısa çizgi filmler olarak karşımıza getiriyor. Kendileri küçük ama Jeanne üzerindeki etkileri büyük olan çizgi karakter, bazen hiç konuşmadan gözlerini devirmekle yetiniyor, bazen tenis oynuyor bazen dans ediyor. Hatta bir keresinde Jeanne’ın zihninin içinde bilgi yarışması bile düzenliyor.

İç ses, Jeanne’ın dışarıya yansıtmadığı özgüven krizini sürekli gündemde tutmayı, her durumda onunla dalga geçmeyi amaçlayan aşırı alaycı özelliklere sahip. Aslına bakarsanız, acımasız bir eleştirmenden farksız… Az konuşan Jeanne’ın sakinliği ve yer yer ifadesizliğe varan serin kanlılığı ile bu tüylü çizgi karakterin gevezeliği ve şov merakı arasındaki uçurum, filme kendine özgü, çok hoş bir ironik kıvam veriyor. Céline Devaux, iç ve dış dünya arasındaki zıtlık üzerinden insan ruhunun karmaşasını yakalıyor ve hayli ilham verici bir yaklaşıma imza atıyor. Açıkçası çok fantastik bir durum da yok ortada. Sonuçta, çoğumuz tıpkı Jeanne gibi dışa yansıtamadığımız ve içimize attığımız tepkilerle yaşamak zorunda değil miyiz?

Burada, filmin hemen başında Jeanne’ın su altı cihazını kurtarmak için tekneden denize atladığı sahneyi hatırlamak gerek. Jeanne’ın içgüdüsel hareket ettiği ama daha sonra komik duruma düştüğü bir an bu… Film boyunca onu böyle refleksif bir davranış içinde pek görmüyoruz. Tam aksine, daha dikkatli ve defansif davranıyor. İçinden gelen ses, biraz da onun bu sakınımlı hali nedeniyle pek susmuyor. Sonlara doğru kendini daha rahat hissettiğinde ve depresyondan çıkmaya başladığında sesi daha az duyuyoruz. Bu arada, ses Jeanne’la dalga geçiyor, ona sataşıyor, provoke ediyor, özgüvenini test ediyor ama kritik konularda ne yapması gerektiğini pek söylemiyor.

‘Herkes Jeanne’ı Seviyor’ zihindeki karmaşayı ve gürültüyü yansıtan animasyon sahneleri sayesinde karakterin portresini çok daha derinlikli şekilde çizmeyi başarıyor. Evet ses, filmde önemli bir yer tutuyor ama Jeanne’ın iç dünyasında olup bitenleri sadece bu şekilde görmüyoruz. Annesini (Marthe Keller) hatırlarken geçmişe gittiği o kısacık ara planlar da önem taşıyor. Mesela masa altında oynarken annesinin terliklerini görmesi… Annesinin ona verdiği süt ve bisküviyi veya sağlıklı yaşam dahil birçok konudaki nasihatlerini hatırlaması… Annesinin intihar etmesiyle yaşadığı suçluluk duygusu en başından beri açık ve net. Lizbon’daki eve gelmesiyle asıl ortaya çıkan duygular ise anne özlemi ve onun gitmesiyle ruhunda oluşan boşluk… O yüzden, evi toparlayıp satma ve borçlarını bir an önce kapatma motivasyonunu hemen kaybediyor. Annesini kaybetmesinin acısını Lizbon’da daha derinden hissediyor. Öte yandan, depresyonunu ancak bu acıyla yüzleşerek aşabiliyor. Annesinden kalan sıradan ama hafızasında önemli yer tutan terliğin onu ağlatması, depresyondan çıkma yönünde attığı adımlardan biri. Annesini simgeleyen Lizbon kalabalığı, gürültüsü ve deniziyle ona iyi geliyor.

Başlangıçta başına bela olduğunu düşündüğü Jean da bir noktadan sonra ona iyi gelmeye başlıyor. Jean, depresyona giren hiç kimsenin karşılaşmak, etkileşime geçmek istemediği türden biri aslında… Hele bir de onu ‘free-shop’tan güneş gözlüğü araklarken gördüyseniz… Göz göze gelmekten dahi çekindiği Jean kalkıp yanına geldiğinde Jeanne rahatsız oluyor. Onunla aynı lisede okumuş olduğunu öğrendiğinde de durum pek değişmiyor. Ama Jean filme adını veren sahnede lisedeki tüm erkeklerin onu sevdiğini söylediğinde şaşırıp kalıyor. Hayatının kötü dönemlerinden birinde bunu duymanın ona iyi geldiği kesin. Ama Jean’ın uçakta ve daha sonra devam eden ilgisine uzun süre kayıtsız kalıyor. İçindeki sesin de onaylamadığı bir karakter… Ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir arakçı sonuçta. Ama bir süre sonra Jean’ın ilgisinin ona iyi geldiğini hissediyoruz. Özellikle, Jean’ın da hayatında dibe vurmuş ve oradan yavaş yavaş çıkan bir karakter olduğunu keşfettiğinde…

Bazen çok dürüst olabilen, sürprizlerle dolu, özgür ruhlu, eğlenceli ve aylak biri Jean… Jeanne’ın işlevsiz su altı cihazının kamerasına takılan deniz canlısı gibi sıra dışı bir varlık. Onun üzerinden baktığımızda filmin ‘yenilenlerin cesareti’yle ilgili olduğu söylenebilir. Filmin bir yerinde Maupassant’ın bu ifadeyi intihar edenler için kullandığı söyleniyor ama Jean’ın hayatla ilişkisini de tanımlayan bir ifade bu… Finalde Jeanne’a da aynı cesaret geliyor sanki… Açılış sahnesinde kuleden havuza atlarken gördüğümüz, dünyayı kurtarmaya aday o özgüvenli, havalı halini kaybediyor belki; ama kendine karşı daha dürüst biri oluyor.

‘Herkes Jeanne’ı Seviyor’, sualtında yüzen balıklarla grafik düzenlemeleri bir araya getiren jeneriğinden başlayarak canlı, renkli, komik, yer yer hüzünlü ve duygusal bir film… Céline Devaux, inşaat sesleri ve her çeşit gürültüsüyle filme dahil ettiği; sokaklarındaki enerjiyi ve güzelliği hissettirdiği Lizbon’u etkili kullanıyor. Turistik görüntülerden uzak duruyor ama okyanusa açılan bu liman şehrinin Jeanne’ın yaşadığı değişimin arkasındaki güç olduğunu sezdiriyor. Aksiyon ve suç filmlerinin favorisi olan konteynerli liman görüntülerini finalde romantik bağlamda karşımıza çıkarması da ilgiye değer…

Özetle, Céline Devaux bundan sonra ne çekeceğini merak ettiğim yönetmenlerden biri. Jean rolündeki Comédie Française oyuncusu Laurent Lafitte’in eğlenceli bir performans çıkardığını belirtelim. Fransız usulü bir romantik komedi seyretmek isteyenlere öneririm.

7/10

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar