Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

“28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı” (28 Years Later: The Bone Temple) serinin, 2025 yazında seyrettiğimiz üçüncü filminin devamı niteliğini taşıyor ve zombilerin insanların yanında daha masum kaldığı bir hikâye anlatıyor.

“28 Yıl Sonra”nın (28 Years Later) hemen peşinden çekilen film, hikâyeyi kaldığı yerden sürdürüyor. Önceki filmi seyredenler adı nedeniyle “28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı”nın, geçmiş zamana dönen bir “prequel” veya yan karakteri merkeze alan bir “spin-off” olduğunu düşünebilirler. Ama film, “28 Yıl Sonra”da tanıdığımız Doktor Ian Kelson’ın (Ralph Fiennes) geçmiş öyküsünü veya onun Kemik Tapınağı’nı nasıl kurduğunu anlatmıyor. Tam aksine, önceki filmde nerede kaldıysak oradan devam ediyor.

12 yaşındaki Spike (Alfie Williams) bu kez yapayalnız… Yanında ne babası ne annesi var. Önceki filmde zombilerden kaçarken finalde Jimmy (Jack O’Connell) ile karşılaşmasının hayatının en zor deneyimlerinden birine dönüşeceği, daha ilk sahneden belli oluyor.

“28 Yıl Sonra”, Spike açısından bir büyüme hikâyesiydi. Zombilerden uzakta, küçük bir adanın doğal koruması altında yaşarken hasta annesini iyileştirmek için göze aldığı tehlikeli serüveni seyrediyorduk. Spike, izolasyon yerine hakikat arayışını, güvenlik yerine riski tercih ediyordu. Burada ise mecburen dahil olduğu çocuk çetesinin içinde hayatta kalma mücadelesi verirken ileride vicdan azabı duyacağı davranışlardan kaçınmaya çalışıyor.

İki filmin en önemli ortak noktası, Spike’ın büyümeye ve olgunlaşmaya devam etmesi… Ama olay örgüsü, temalar ve alt metinler açısından hayli farklı bir film bekliyor bizi. Nia DaCosta’nın devam filminin yönetmenliğini kabul ederken öne sürdüğü ilk koşulun “yeni bir hikâyeyi kendi tarzıyla anlatmak” olduğunu hemen belirtelim. Açıkçası, hedefine ulaşıyor DaCosta ama önceki filmin başarısını yakalayıp yakalamadığı kuşkusuz ayrı konu.

“28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı”, seri içinde de farklı bir yerde duruyor. Çünkü İngiltere’ye hâkim olan zombilere veya onlara karşı verilen mücadeleye değil, kendini Şeytan’ın oğlu olarak gören Jimmy’nin enfekte olmayan insanlara yaptığı kötülüğe ve Doktor Kelson’ın alfa zombi Samson (Chi Lewis-Parry) ile ilişkisine odaklanıyor.

Jimmy’nin çete üyelerine uygulattığı şiddet ve zorbalığın, filme damga vurduğunu baştan söylemekte yarar var. Öyle ki, zombiler bile onların yanında masum kalıyor. Beğendiğim bir sinemacı olan Alex Garland imzalı senaryonun, psikolojik anlamda kötülüğün anatomisini çıkardığını ve insan ruhuna derinlemesine baktığını söyleyemem ne yazık ki. Çünkü Jimmy’nin neden kötü biri olduğunun nedenleri çok açık ve basit... Çocukluğunda yaşadığı trajik olaylar sırasında kendisine ve ailesine yardım etmediği için Tanrı’dan intikam almak istediğini, o yüzden Şeytan’ın hizmetine girdiğini söylüyor bir sahnede. Bunun için de özellikle enfekte olmamış insanları hedef seçiyor. Zombi salgını dahil yaşanan her şeyi, efendisinin büyük planı olarak gördüğü için, oluşan ortamı fırsat olarak değerlendiriyor. Kurduğu çete, ebeveynlerini kaybetmiş ergenlerden oluşuyor ve hepsini kendi kopyası olmaya zorluyor. Bu arada, İhtiyar Nick olarak adlandırdığı Şeytan’la konuştuğunu, emirleri direkt ondan aldığını da iddia ediyor çetedeki çocuklara.

“28 Yıl Sonra”nın finalinde Jimmy’nin boynundaki haçı gördüğümüzde, onun filmin hemen başında Teletabileri izleyen çaresiz çocuklardan biri olduğunu anlamıştık. Nia DaCosta, baştaki çığlıklar dışında, önceki filmin en etkili ve ürpertici anlarından biri olan açılış sahnesinin görüntülerine nedense hiç dönmüyor, bize orada yaşananları tekrar göstermiyor. Bunun yerine, çocukken yaşadığı dehşeti Jimmy’nin ağzından dinliyoruz. Bana sorarsanız doğru bir karar değil. Önceki filmi seyredenlerin o sahneyi hatırlamasını beklemek, seyretmeyenlere sadece sözlü özet yapmak, Jimmy’nin çocuk yaşta yaşadığı travmanın dehşetini bence yeterince iyi yansıtmıyor.

Her şey bir yana, Jack O’Connell’ın başarıyla canlandırdığı Jimmy karakterinin iyi yazıldığı konusunda da kuşkularım var. Sözgelimi, Jimmy, aklını kaybetmiş biri gibi görünmüyor. Diğer bir deyişle, davranışları itibarıyla travma kurbanı gibi durmuyor. Salgınla doğan ortamı, sapkın arzularını tatmin etmek için fırsat olarak gören bir sadist izlenimi veriyor daha çok. Kaldı ki, Doktor Kelson ile yaptığı konuşmada akli dengesinin yerinde olduğu görülüyor. Çetesini ikna etmek için yardım istiyor ondan. Tanıştıkları sahnede satanist olduğunu söylese de aslından kendi gücünden başka hiçbir şeye inanmadığı belli… Jimmy’nin içinde iyiliğin hiçbir kırıntısının kalmaması, travma kurbanı olmaktan ziyade saf kötülüğü temsil etmesi, bence hikâyeyi basitleştiriyor. Çete içindeki kızlardan Jimmy Ink’in (Erin Kellyman) içten içe bir şeylere tutunmak istemesi, en azından İhtiyar Nick’in gerçekliğine inanmayı arzulaması ve Spike’ın içindeki bozulmamış saflığı görmesi, açıkçası onu Jimmy’den çok daha ilgiye değer bir karakter haline getiriyor.

Belli ki, serinin ilk filmini de yazan Alex Garland’ın hedeflerinden biri, Jimmy’nin bilinçli kötülüğü ile zombilerin içgüdüsel saldırganlığını karşılaştırmak, “Zombilerden çok daha kötüsü var” demek… Sonuçta, zombiler virüs kurbanı… Eylemlerinden sorumlu değiller. O noktada, Spike yaşadığı dünyadaki asıl tehdidin zombiler değil, Jimmy gibilere kötü olma özgürlüğünü veren kaos ortamı olduğunu anlıyor. Jimmy’nin kırsal kesimde çitler kurarak kendi düzenlerini kuran bir grup zararsız insana nedensiz yere neler yaptığını gördüğümüzde, asıl hedefinin insanların içindeki umut olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Çok şükür, tüm film Jimmy’nin nedensiz kötülüklerinden ibaret değil. Önceki filmde tanıdığımız Doktor Ian Kelson ile “alfa” olarak anılan güçlü zombilerden biri olan Samson arasındaki ilişki, hikâyenin karşı hattını oluşturuyor. Filmin en sağlam yanı, bence burası.

Belli ki yazar Alex Garland ve yönetmen Nia DaCosta’nın masa başındaki hedefi, Jimmy’nin sınır tanımayan kötülüğünün tam karşısına Doktor Kelson’ı yerleştirmekmiş… Sadece iyi biri değil Kelson. Kendisini öldürmek için saldırıya geçen Samson’ı yok etmek yerine morfinli oklarla etkisiz hale getirdiği sahne, kişiliğinin özeti gibi… Gereksiz yere hiç kimseyi öldürmek istemiyor. Samson’ın saldırısını onu daha yakından gözlemek ve anlamak için fırsat olarak değerlendiriyor. Zombilere veya başka hiç kimseye karşı öfke hissetmiyor. Ölmek istemediği kesin. Küçük sığınağında müzik dinleyerek hayatın tadını çıkarmaya çalışıyor ama ölümden pek korkmuyor. Çevresinde tedavi edecek kimse olmamasına rağmen doktor veya bilim insanı olmaktan vazgeçmiyor. Samson ile kurduğu bağ geliştikçe, onu tedavi etmenin yolları üzerine kafa yoruyor.

Jimmy ile karşılaştıkları ve diyalog kurdukları sahne, filmin alt metnini açığa çıkarıyor. Kelson, ateist olduğunu saklamıyor Jimmy’den. Sadece akla ve bilime inandığını söylüyor. Öte yandan, salgın vesilesiyle ölenleri hatırlamak, hatırlatmak için özenle kurduğu Kemik Tapınağı, onun manevi ve insanî değerlere verdiği önemin göstergesi… Herkesin canını kurtarmaya odaklandığı ortamda, birçok kişinin delilik, çılgınlık veya anlamsız bir çaba olarak göreceği şekilde, canını kaybedenlerden geriye kalanları özenle koruması, filmin, hatta serinin temel meselesini özetliyor: Önemli olan, sadece hayatta kalmanız değil; en zor şartlarda dahi doğru olanı yapmak için gösterdiğiniz çabadır… Doktor Kelson bunun açık bir göstergesi…

Senaryonun başka bir yanıyla, Samson ile Jimmy arasındaki karşıtlık üzerine kurulduğu söylenebilir. Samson öldürürken uyguladığı fiziksel gücüyle diğer zombilerden ayrılıyor. Bir çeşit süper zombi… Ama son tahlilde, aldığı virüs nedeniyle bedeni ve eylemleri üzerine kontrolünü kaybetmiş bir hasta… Kelson’ın da tespit ettiği gibi insanlara saldırmasının ve öldürmesinin nedeni var. Jimmy ise zevk için şiddet uygulayan biri… Diğer zombilere oranla daha zeki olan Samson, Kelson’ın ona zarar vermek istemediğini bir şekilde hissediyor ve onunla etkileşime geçiyor. Jimmy ise en yakınındaki insanlarla bile empati kuramıyor. Finalde, aklımıza gelen sorulardan biri, hangisinin eylemlerinin daha canice olduğu… Henüz enfekte olmamış Jimmy mi, yoksa virüsün etkisi altındaki Samson mı? Biri, insanlara önce psikolojik sonra fizyolojik işkence yapıyor. Diğeri ise nerdeyse bir saniyede kafasını kopartıyor. Tedavisi bulunursa Samson’ın kurtulma şansı olduğunu da unutmamak gerek.

“28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı”na, Spike’ın büyüme hikâyesinin ikinci bölümü olarak baktığımda açıkçası çok fazla şey göremiyorum. Spike, teknik olarak hâlâ ana karakter olsa dahi önceki filmin aksine bu kez hikâyeye damgasını vuramıyor. Jimmy’nin hikâyesinde silik bir yan karakter olmaktan kurtulamıyor; Kemik Tapınağı’nda olup bitenlere ise finale kadar zaten dahil olamıyor.

Sonuca gelirsek, Amerikalı ve İngiliz eleştirmenlerin yüksek notlar vererek övdüğü “28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı”nın hikâyesini, Danny Boyle’un imzasını taşıyan birinci ve üçüncü film kadar beğenmedim. DaCosta’nın yönetmenliğine hiç itirazım yok. Pek beğenmediğim “The Marvels”ı (2023) bir yana bırakırsak “Candyman” (2021) ve “Hedda” (2025) gibi filmleriyle yönetmenliğini kanıtlamış bir isim zaten DaCosta. Burada da anlatımsal ve görsel olarak yine gayet iyi iş koyuyor ortaya.

Bana sorarsanız, Ralph Fiennes’ın olduğu her sahnede film ayağa kalkıyor. Bunda Fiennes’ın usta oyunculuğunun kuşkusuz büyük payı var ama asıl mesele, Kelson’ın gerçekten ilgiye değer bir karakter olması ve onun yer aldığı sahnelerdeki kara mizah duygusu… Kelson’ın sığınağındaki pikaptan dinlediği şarkılar dahil film genel olarak Kemik Tapınağı’nda geçen sahnelerle canlanıyor. Iron Maiden’ın “666” adlı şarkısıyla şov yaptığı sahne filmin sınırlı kara mizahının en iyi örneği…

Son olarak, grafik şiddet açısından bazı sahnelerin çok zorlama olduğunu ve bakmakta zorlandığımı söyleyebilirim. Gerçi o sahneler, B sınıfı bir korku filmindeki kadar uzun kullanılmıyor. Dahası oran olarak filmin bütününde çok fazla yer tutmuyor ama yine de aşırı şiddetle sorunu olanlara tavsiye edemem.

6.5/10
Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar