Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

Mick Jagger bundan 22 sene önce dördüncü solo albümü “Goddess in the Doorway”i yayınladı. Rolling Stones üyelerinden bağımsız kaydedilen bu albüm için grubun diğer en ünlü üyesi Keith Richards adına atıfta bulunarak “Kapıdaki köpek boku,” yorumunu yaptı. Çoğu eleştirmenin görüşü albümün pek işe yaramaz olduğu yönündeydi. Jagger dönemin pop şarkıcılarıyla çalışmış, gelip-geçici bir albüm yapmıştı.

Ancak rock tarihinin en önemli dergisi Rolling Stone yaygın kanın aksine albümü övgülere boğdu, hatta beş yıldız verdi. Albüm eleştirisi bizzat derginin sahibi Jann S. Wenner tarafından yazılmıştı. Rolling Stone zaten o aralar belki de ölmekte üzere olduğunu gördüğü rock kültürünü yaşatmak için bu işin ustaları ne yapsa övgülere boğuyordu. Bruce Springsteen’in “Working on a Dream” albümü ya da U2’nun “No Line in the Horizon”ı da dergiden beş yıldız almıştı—bu albümlerin hiçbiri tarihe kalmadı. Beş yıldız böyle böyle ucuzladı.

Restoran yazılarımda yıldızlarda cimri davrandığımı düşünenler yarın öbür gün bol keseden dağıtılan övgülerin gelip insanı vurduğunu bilmeli. Wenner da yıllar sonra Jagger’a neden beş yıldız verdiğinin hesabını New York Times’a verdi. Jagger’ın albümü stüdyoda kaydederken ne kadar heyecanlı olduğuna tanık olduğunu anlattı. Zaten arkadaşlar; eleştirmenler de dört yıldız verecekmiş, o yetkisini kullanarak bir yıldız daha ekleyip albüm eleştirisini kaleme almış. “Ne olmuş yani?” diyor. “Buna hakkım var.”

GEÇMİŞİN HESABI VERİLECEK

Bu önemsiz gibi görünen ayrıntı bana 2001 yılında Bağcılar’daki Doğan Medya Center’ın üçüncü katında Tuğrul Eryılmaz’ın yönettiği Radikal İki’ye Mick Jagger’ı heyecanla kapak yapmasını hatırlattı. Eryılmaz adil ve mesafeli bir editör olarak bilinir, ama onun da zayıf noktaları vardır ve Rolling Stones’a laf söyletmez. Mick Jagger kötü albüm yaptığında bile. Önceki gün Eryılmaz’ı aradım ve “Jann Wenner bile yıllar sonra hesap verdi,” diye lafa girdim. “Sıra sende.” Hala Jagger’ın albümüne laf söyletmiyor, “Ne kadar iyi yapmış,” diyor Wenner için. Albümün kaseti bile duruyormuş onda. En son ne zaman dinlediğini sormadım. Eryılmaz’ın Jagger’dan daha yakın “arkadaşları” var, en azından onların oynadığı abuk sabuk filmleri mükemmel oyunculuk diye kapak yapmadı. Yoksa onların da çetelesini tutup sorabilirdim.

İktidar sahibi insanlardan geçmişin hesabını sormak zamanın ruhunun yeni talebi. “O zaman öyleydi,” açıklaması kesmiyor. Geçmişte ofis kültüründe kadınlara taciz görmezden gelinse de bugün o günlerin hesabı teker teker soruluyor. Bugünün değerleriyle dünü yargılamanın adil olmadığını düşünenler de var, ama şartlar şimdilik böyle.

New York Times’ın söyleşicisi David Marchese—tarzı bir dönemin Hülya Ekşigil’ini hatırlatıyor—boşuna Wenner’ı Jagger’ın albümü konusunda sıkıştırmıyor. Çünkü Wenner bugünlerde “The Masters” adlı bir kitap yazdı ve kendi ifadesiyle rock’ın ustaları olarak seçtiği sekiz kişiyle yaptığı söyleşileri topladı. Mick Jagger o sekiz isimden biri; elbette Bob Dylan, John Lennon, Jerry Garcia, Bruce Sprinsteen, Pete Townshend de var. O listeye girmeli girmemeli mi diye tartışılmalı ama 90’larda 2000’lerde büyüklüğü yadsınamaz Bono da var.

KADINLAR VE SİYAHLAR

Kitapta olmayansa rock’ın kadın ve siyah ustaları. Gazetelerin “En iyiler” listeleri ya da albüm eleştirileri gibi bu gibi kitaplarda kimin yer aldığı sübjektif. Bu listeleri ilginç kılan zaten kimleri dahil edip kimleri dışarıda bıraktığı. Wenner’a göre “masters” ifadesini sadece bu sekiz kişi hak ediyor olabilir.

Bu söyleşiden sonra kıyamet koptu. Ama önce Wenner hakkında bir parantez açmam gerek.

Rock müzik tutkunu 20’li yaşlarının başındaki bu genç adamın hayattaki en büyük tutkusu şarkılarını dinlediği star’ların arkadaşı olmaktı. Yaşadığı San Francisco’ya gelen büyük isimlerle yavaş yavaş tanışıp söyleşiler yaparak Rolling Stone dergisini çıkardı. O zamanlar gazeteciler ve star’lar arasındaki köprü bugünkü gibi menajerler, basın danışmanları gibi engellerle örülmüyordu. Herkes daha samimi ve açıktı.

Wenner ve arkadaşları da rock tarihinin akışını değiştiren söyleşiler yaparak ünlendi. Elton John ilk kez eşcinsel olduğunu bu dergiye açıkladı, John Lennon vurulmadan birkaç saat önce derginin kapağı için Yoko Ono’yla evinde Annie Leibovitz’e poz veriyordu. Rolling Stone rock müziğinin politik olduğunu bildiğinden sokağın nabzını tuttu, başkanlık yarışlarını izledi, siyasi tavır aldı. Hunter S. Thompson’ın “gonzo” gazeteciliğiyle gazetelerin yazı yazma stillerini değiştirdi. (Tuğrul Eryılmaz da kendisine “gonzo” denmesini ister.)

2000’lerin başında Jann Wenner’ı Rolling Stone binasında ziyaret ettiğimde derginin de bir anlamda hikayesi sayılabilecek “Almost Famous” filminden etkilenmiş, ortamın havasını solumak istemiştim. Türkiye’de mavi yolculuktan yeni dönmüştü; Ahmet Ertegün’le arkadaşlığını anlatırken ona Ertegün’ün Bodrum’daki evinde gürültü yüzünden kalamadığı ve bu konunun basında tartışıldığını anlatmıştım. Sekterine “Hemen Mica’yı bağla,” demişti. (Şeffaflık için not: Rolling Stone dergisinin Türkiye baskısı bir dönem Ciner Medya Grubu bünyesinde yayımlandı.)

Wenner benim gibi birçok gazeteciyi etkilemişti ama özünde gazetecilik yapmaktansa hep ünlülerle arkadaş olmak isteyen o genç olarak kalmıştı. Hakkında yazılan “Sticky Fingers” adlı kitap bunu gayet eleştirel bir dille ortaya koyuyor; Wenner yazılırken iş birliği yaptığı kitabı yayımından sonra reddetti.

KENDİNİ İFADE EDEBİLME

“The Masters” kitabında siyah ve kadın olmamasının açıklaması korkunç: Bu sekiz arasında girecek siyah veya kadın bulamamış, bulsa bile onların kendilerini ifade etme şekli ya da entelektüel yeterlilikleri yokmuş. Joni Mitchell veya Stevie Nicks bile kendilerini bu kitaptakiler gibi entelektüel olarak anlatamazmış. Zaten isim bulmakta da zorlanıyor. Kitaplar yazan Patti Smith dahi aklına gelmiyor.

Oysa siyahlar olmasa Amerika’da rock müziği olmazdı. Elvis Presley tüm varlığını siyah müzisyenlerden esinlenmesine ve tarzını çalmasına borçlu. Little Richard’ın etkisi bütün rock yıldızları üzerinde var; Bob Dylan da dahil olmak üzere.

Ama “kendini ifade edebilme” başlı başına sorunlu ve özellikle Amerika’nın yakın tarihinde epey tartışıldı. Barack Obama için “articulate” derlerdi, kendini ne kadar iyi ifade ettiğini vurgulamak için. Columbia ve Harvard mezunu Obama dünyanın en iyi hatiplerinden biri, çok da başarılı bir yazar. Kendini ifade edebilmesi şaşırtıcı değil, ama bunun özellikle vurgulanması siyahlar genel olarak kendini ifade edemez de o içlerinden ayrılıyor anlamına geliyor. Hiçbir beyaz politikacı için bu tabir kullanılmıyor. Kadınlar ya da siyahlar kitap cümleleriyle konuşunca sanki kendilerinden beklenmeyecek olağanüstü bir yetenek sergiliyorlar.

Ayrıcalıklı, beyaz, heteroseksüel bir erkek anlamıyor diyeceğim ama evli-çocuklu Wenner yıllar önce New York sosyetesini şoke ederek bir sabah Barneys’in tepesindeki Fred’s adlı lokantaya erkek sevgilisiyle ele ele gelmişti. Demek ki eski kafalılığın cinsiyeti yok.

Kitap da Wenner da çok tepki çekti çünkü günümüz Amerika’sının kültürel ikliminde böylesi rencide edici laflar edenin hemen kafasını kesiyorlar. Wenner provokasyonu seviyor olabilir, ama söyleşideki ifadeleri gerçekten cahilce. Joni Mitchell ya da Stevie Nicks’in entelektüel açıdan kendilerini ifade edemeyeceğine kim inanır?

Wenner şimdi arka arkaya tepkilerle boğuşurken kurucuları arasında olduğu Rock & Roll Hall of Fame’den de uzaklaştırılıyor. Umurunda olduğunu sanmıyorum, çünkü bir gazetecinin erişebileceğinden çok daha görkemli bir hayat yaşadı. Belki de bileti o kötü Jagger albümüne beş yıldız verdiğinde kesilmeliydi. Ama parantezin nasıl kapandığını, tarihi değiştiren bir hayatın tek bir gafla nasıl sonunun farklı yazıldığını gördükçe de şaşırmadan edemiyorum. İnsanın kahramanları hep bir yerde hayal kırıklığına uğratmak zorunda mı acaba?

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar