Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

IŞIL CİNMEN
HABERTURK.COM
icinmen@haberturk.com

Fotoğraflar: Utku Özcan


83 yaşında, yaşına göre hala yakışıklı.
Ve hayata karşı benden daha heyecanlı!
“Patronlarına söyle seninle birlikte bir savaşa gidelim. ‘Türkiye’nin ilk savaş muhabiri Lütfü Akdoğan, Işıl Cinmen’le birlikte cephede’ diye bir haber dizisi patlatsak ne güzel olur!” diyor.

63 yıllık gazetecilik hayatına 10 savaş, 20 ihtilal sığdırmış.
Sekiz kez ölümle burun buruna gelmiş.
60 kral ve devlet adamıyla görüşmüş.
Bazılarıyla yakın dost olmuş.
Sırlarını saklamış, akıllar vermiş, sinirlenince masaya yumruğunu vurduğu da olmuş.
Havuz başındaki eğlencelerinde Mısır’ın en ünlü şarkıcıları, rakkaseleri onlar için dans etmiş, bazen hayat 1001 Gece Masalları gibiymiş…

Türkiye’nin ilk savaş muhabiri…
Ortadoğu konusunda bilgini…
Adalet Partisi milletvekili…
Kabe'ye özel izinle ilk kez kamera ve fotoğraf makinesi sokan isim…

Bu son röportajı.
Artık inzivaya çekiliyor.
Yani kendisi böyle iddia ediyor fakat gözlerinin ışığı söylediklerine inanmayı zorlaştırıyor.

Karşınızda Babıâli’nin efsane gazetecisi, “Kralların Kralı” Lütfü Akdoğan.



Bugün 25 yaşında bir Lütfü Akdoğan olsanız, manşetteki haberiniz ne olurdu?


Bugün senin yaşında bir gazeteci olsaydım Türkiye’yi sallardım. Bir kavak ağacı gibi sallardım.

Ne yaparak? Lütfen söyleyin ben yapayım…

Sonra hapse girersin ama!

Başa çıkabilirim.

Bak söyle patronlarına seninle birlikte bir savaşa gidelim. “Türkiye’nin ilk savaş muhabiri Lütfü Akdoğan, Işıl Cinmen’le birlikte cephede” diye bir haber dizisi patlatsak ne güzel olur! Yemen’den başlayıp Afganistan’a geçeriz, ciddiyim.

Kabul! 63 yıllık gazetecisiniz, bu işin beş sırrını sayar mısınız?

Her gün üç insanla tanışacaksın.
Kapıdan kovulursan bacadan gireceksin.
Öfkeni kontrol edeceksin.
Kalemin vicdanın, mürekkebin kanın olacak.
Cesur olacaksın.

“KRALIN UÇAĞINA KAÇAK BİNDİM”

Bir haber için yaptığınız en çılgınca iş neydi?

Yıl 1956… Süveyş Savaşı görüşmeleri için Şam'dan Kahire'ye giden kralların uçağına kaçak bindim. Bavulların oradayım, herkes beni diğerinin hamalı sanıyor. Korkudan tir tir titriyorum. Yakalansam, “Türkiye Cumhuriyeti, kralların uçağına casus yolladı” olacak. Her şeyi göze aldım ve yakalanmadan haberi çıkardım.

Vay!

Deli olmayan adam gazeteci olmaz.

Gazete promosyonlarını ilk siz, Tercüman’da başlattınız. İlk hediye neydi?

Ev.

Hızlı başlamışsınız! Ben tencereyi yakaladım. Durum kötüleşmiş herhalde…

Ben çalıştığım ilk yıllarda 175 lira para alıyordum. 175 lira, bir albay maaşıydı… Sen ne kadar kazanıyorsun?

Ben neden o kadar kazanamıyorum?

Çünkü artık emeğine, sana öyle bir değer verilmiyor… Bu genel bir yozlaşma.

“MİLLETVEKİLLERİNİN HİÇBİR FONKSİYONU YOK”



Milletvekilliği, yazarlık, gazetecilik, film yapımcılığı yaptınız. Ama vekilliği pek sevmediniz değil mi?


Hayatımın en kötü dönemiydi! Mahvoldum. Yahya Kemal doğru söylemiş: Ankara’nın en güzel tarafı İstanbul’a dönmektir. Hiçbir gazeteci milletvekili olmasın.

Neden bu kadar kötü geldi size?

Gazeteci hür doğar, hür yaşar, hür ölür. Parlamentonun içinde hiçbir hürriyet yok. Yetmez mi?

Yetmez. Başka?

Parlamento dar ufukludur ve parti başkanlarının yönetimindedir. Milletvekillerinin hiçbir fonksiyonu yok. Çalışma tarzı, karakter ve kültür farklılığı var gazetecilik ve milletvekilliği arasında: İyi bir gazetecinin taşıdığı evrensel kültürü, başka hiçbir meslek erbabında bulamazsınız. Gazetecilik benim için en üstün meslektir.

Nasıl tanımlıyorsunuz bu mesleği?
 
Senin işin, elinde tuttuğun altın bir anahtar. O anahtarın ne kadar kapı açabileceğini senin yeteneğin belirler. Bugün senin dışında kim benim evime hiç tanışmadan gelebilirdi? Bir tek sen, mesleğin sayesinde her yere girebilirsin. Gerçek bir gazeteciysen dünyada daha tatmin edici bir meslek yok.

Genç gazetecilerden memnun musunuz?

Değilim. Namık Kemal’i bile bilmiyorlar. Kahrımdan ölüyorum. Bu yalnızca onların suçu değil, profesör olduğuna inanmak için 50 bin şahit gereken hocaların da suçu…

Sizin nesil nasıldı gençken?

Biz birbirimize şiirle cevap verirdik; Fuzuli’yi, Baki’yi, Nefi’yi konuşurduk. Hiçbirimiz üniversiteli değildik; ben de dâhil. Bugün hepsi üniversite mezunu ama olmuyor işte…

“SON RÖPORTAJIM, BİR DAHA KONUŞMAYACAĞIM”

Şu aralar sizi en çok ne üzüyor?

Birkaç gün önce hastaneye kaldırıldım. O sabah her zamanki gibi televizyonu açtım; Silivri olaylarını, polisin muamelesini gördüm. Kendimi orada genç bir gazeteci olarak düşündüm, ağlamaya başladım. Tansiyonum fırladı. Sonra hastaneye… 83 yaşındayım, ölsem garip karşılanmazdı.

Geçmiş olsun, belki de gündemden uzak kalmalısınız biraz?
 
Benim dünyam yok oldu. Yeni bir dünya arıyorum, onu da bulamıyorum. O yüzden yeryüzünün bir köşesine kapanıp kendi bahçemde dünyamı kuracağım. İnzivaya çekiliyorum yani… Sen de röportaj yaptığım son kişisin; bir daha konuşmayacağım.

“BİR 83 YIL DAHA İSTERİM”

Pek inzivaya çekilebilecek birine benzemiyorsunuz bence.

Senin beyninde bir kiloluk ağırlık yapan bilgiler, benim yaşıma geldiğinde 10 bin kiloluk bir yüke dönüşüyor. Artık yeni bir bilgi istemiyorum, yeni bir kitap okumak istemiyorum. Gazeteden, televizyondan nefret ediyorum.

Ya yaşamaktan?

Tüm yorgunluğuma rağmen bir 83 yıl daha isterim. Hiç ölmek istemiyorum. Tanrıya isyan ediyorum “Madem toprak altına sokacaksın, ne diye dünyaya koydun” diye… Öyle bir şiirim var.

Tüm insanlar olarak başımıza geleceğinden emin olduğumuz tek şey ölüm. Hepimiz için mutlak olduğuna göre neden bu kadar korktuğumuzu anlayamıyorum.

Ölüm değil, ama o toprak altına giriş kısmı var ya… Ben o fikirden pek hoşlanmıyorum. Dünya güzeldir yaşamasını biliyorsan… Dün geldim, bugün gidiyorum. İnsan bitmeyecek gibi yaşamamalı hayatı. Bitiyor işte!

“1001 GECE MASALLARI’NA BENZEYEN BİR HAFTA YAŞADIM”



Krallar nasıl yaşıyor?


Her kral, her cumhurbaşkanı senden benden farksız.

Tamam, ama mesela erkek erkeğe ne konuşuyorlar? Kadınları mı?

Her erkek çapkındır. Baban ve deden de…

Bunu öğrenecek kadar yaşadım evet. Krallara yakışan eğlence nasıl oluyor, onu anlatın.

Suudi Arabistan Kralı Suud’la dostken Mısır’da 1001 Gece Masalları’na benzeyen bir hafta yaşadım. Oğlu Prens Halit ve kardeşleriyle sabahın ilk ışıklarına kadar eğleniyorduk. Havuz başındaki eğlencelerimizde Mısır’ın en ünlü şarkıcıları, rakkaseleri, 50 kadın bizim için dans ediyorlardı. Kadın dediğim de genç tabi… Böyle eğleniyor onlar da…

“HAREM, FUHUŞ YUVASI DEĞİLDİR”

Haremleri var mı Muhteşem Yüzyıl’daki gibi?

Var ama o tarzda değil. Hareme kimse girmez. Harem, üniversitedir. Sultana, paşalara, sadrazamlara ve valilere hanımefendi yetiştiren bir yerdir. Fuhuş yuvası değil.

Haksızlık ediyorsunuz… Dizide de öyle değil.

Tarih, orada göründüğü gibi değil. Mazur görüyorum sonuçta ticari bir iş fakat tarihle bu kadar oynamamak lazım. Para kazanacağım diye kimsenin haysiyetiyle oynayamazsın.

“Güzel bir kadın sizi sürüklüyorsa bilin ki sonu uçurumdur” diyorsunuz. Niye?

Atatürk bir kadını idare edemedikten sonra, Napolyon yapamadıktan sonra, demek ki sözüm doğru.

“SERVETİ VE KOLTUĞU HAZMETMEK ZORDUR”

Hayatta hazmetmesi en zor olan şey ne?

Servet ve koltuk. Bunların ikisini hazmedemiyorsan iktidarda kalamazsın. Koltuğunu ve servetini hazmeden insana rastlamak çok zor.

Kim hazmetmiş?

Hatırlamıyorum.

60’a yakın kralla, devlet başkanıyla görüştünüz. 22’siyle dostluk kurdunuz. Bu kolay değil, nasıl başardınız bunu?

Adı lazım değil biri geçenlerde demiş ki: “Çok yakışıklıydı ve çok şık giyinirdi, o yüzden krallarla arkadaş olabiliyordu.”

Şüphesiz ki bunlar rol oynar ama yeterli olamaz.

Elbette şıklık önemli ama o kıyafetin ve suratın içine taşıdığın beyin daha önemli. Krala ulaşmadan önce üç kademeden geçmen gerek. Bunları aşabilirsen krala varırsın. Bir gazeteci için kolay değildir. Seni didik didik araştırırlar. Kral, sizin ilk sualinizden ne olduğunuzu anlar, beğenmezse bir daha yaklaşamazsınız. Ben bu insanları her gün görebiliyordum, demek ki yakışıklılığımdan başka bir meziyetim varmış.

Neydi en büyük özelliğiniz?

Çoğunun sırrı var bende; bir gün sırlarını ifşa etmedim, aralarında laf taşımadım. Bunun dışında ilk izlenim en önemlisi; girişi muhteşem yapmalısın. Kralların salonlarında dış kapıyla oturduğu yer arası 40 metre civarıdır. İlk beş metrede golü attıysan attın, atamadaysan yandın. İnisiyatifi sen ele almalısın, söze ilk sen girmelisin.

“ASKERLERE TAŞ ATTIM”

Özgüven tavanda olmalı!

Elbette. Ben Hatay’da doğdum, o zaman Hatay Fransız yönetimindeydi. İlkokulda az dayak yemedim… Okulda tekme yerdim ama sonra arazinin yüksek bir bölümüne çıkar, Fransız askerlerine taş atardım.

Siz de bir nevi “taş atan çocuklar”dandınız yani…

Sayılır.

“Bugünkü aklımla yapmazdım” diyeceğiniz bir şeyler var mı?

Ağrı Dağı’na bir daha çıkmam. O ayılarla karşı kaşıya durmam.
Bir kralın önünde elimi masaya vurmam.
Ve bir savaşın içine dalmam.

Ama siz Türkiye’nin ilk savaş muhabirisiniz!

10 savaş gördüm. Dünyanın en kötü ama en kötü olayıdır savaş… Keşmir’de cepheden geri dönüyordum. Açık bir trendeydik, kömür treni… Cesetlerle dolu. 20 vagon, yüzlerce ceset… Cepheden toplanan cesetler, cephe gerisine çekiliyor. Kocaman bir kartal geldi ve daha sonra bir kartal sürüsü… O insanların bedenlerini delik deşik yapıp yediler. Gözümün önünde. Bazen de hastanede yatmamız gerekiyordu, kalacak başka yer yoktu. Kolu, bacağı kopanlar, ağlayanlar, acı içinde kıvrananlarla birlikte… Hayata bir daha gelsem, böyle bir acıyı tekrar görmek istemem.

"İSMET PAŞA GİBİ BİR ADAMI BEN YÖNETMEYE KALKTIM"

Kitaplarınız çok ayrıntılı anılarla dolu. Bu nasıl bir hafıza? Nasıl hatırlıyorsunuz bunca olayı?

Ben unutmam ki hatırlayayım. (Gökyüzünü gösteriyor) Yukarısı yönetiyor.

Hafızanızı nasıl koruduğunuzu sorgulayamayacak mıyız?

Biz memleket severiz, insan önemsediğini unutur mu?

Bir yerde kendinizi  “kafatasçı” olarak tanımladığınızı okudum. Doğru mu bu?

40 yıl Paris’te yaşadım, bu kadar kitap okudum… Ben de ehlileştim tabii, yine Türk’üm elbette ama kafatasçı değilim; eskiden öyleydim.

Sonuçta baktığınızda hayat sizi sevdi mi?

Sevdi ama bazen bu benim aleyhimde oldu. Çok kısa zamanda, yaşım itibariyle olmamam gereken bir yere geldim ve rahat bir maddi hayata kavuştum. 31 yaşında, İsmet Paşa gibi bir adamı ben yönetmeye kalktım, 35’imde kralları... 40 yaşındayken tüm meselelerimi bitirmiştim. Bunu aleyhimde kabul ediyorum çünkü erken durdum.



Lütfü Bey, eşi Neriman Akdoğan’la 52 yıldır beraber.
İki kızları ve üç torunları var.
Lütfü Bey, “Yaşlandıkça evliliğin tadı süzülmüş bala dönüyor” diyor.
52 yılın en önemli anahtarının “sabır ve saygı” olduğunu söylüyorlar.

BAKMADAN GEÇME