Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Ali ESAD GÖKSEL\GAZETE HABERTÜRK

 

J eju’dayız. Orası neresi? Anlatacağız. Önce bir çift laf: Biz Türkler kendi coğrafyamıza dünyanın ortası diye vehmederiz ya. İlkokuldan itibaren, dünya haritalarında orta yere yerleşir, etrafa bakınır dururuz.

Şu beynimizin eğlenceli bir sandık olduğu aşikâr. Neyi, ne zaman bohçadan sıyırıp önümüze koyacağı ise muamma. Jeju Havaalanı’na tekerlek koyduğumuzda aklıma bu haritalar düşüyor.

Panikliyorum. Ya, yanlışsa? Ya merkez Jeju ise! Jeju bir balayı adası. Daha evlenme teklif ederken Jeju rezervasyonunuzu da yapmış oluyorsunuz.

Romantik, yemyeşil. Çevresindekiler bu volkanik adaya bayılıyor. Jeju bir tarz aşk gemisi mi? Elbette hayır. 550 bin kişilik nüfusuyla bu ada bir laboratuvar gibi. Moğol ve Japonlar’ın işgalinde kalmış. Bu dönemlerin Jeju Kültürü üzerinde bıraktığı izler açık.

JEJU’DA SÜRPRİZ JÖN

Jeju Kore’nin. Ama otonom. Turizm ve ziraate, özellikle çay üretimine dayanan bir ekonomisi var.

Çay plantasyonlarının büyülü havasını anlatmak çok zor. Tepede, küçük bir kır kahvesi havasındaki çardağa yerleşip yeşil çayımı içiyor, aşağı akan yamaçlardaki çaylara dalıyorum.

Görebileceğiniz her yer çay yapraklarıyla bezeli. Hafif puslu bir hava, esiyor. Huzur bu değilse, ya ne? Evet, bence dünyanın merkezi Jeju’daki bu çay yamaçları olsun.

Üstümdeki eğreti ermiş havasından sıyrılıyorum: Koreli kızlar fotoğraflarını çekmemi istiyor. Davranıyorum. Ama hayır, yanlış anlamışım. Ne göreyim?

Kikirik kızlarımız benimle birlikte selfie istemesinler mı? Şüphem kalmadı. Merkez burası!

YEŞİL ÇAY YAMAÇLARI

Dönmeden yeşil toz çay istiyorum. Bu Japon usulü.

Yani yabancı mı? Hayır, hem birlikte yaşamışlar, hem de karşı adalar o denli yakın ki Kyoto’daki gibi hazırlıyorlar. Fincan sıcak sudan geçiyor. İki küçük kaşık yeşil toz çay dökülüyor.

İncecik ahşaptan mamul eski tıraş fırçaları benzeri bir şeyle çırpmaya koyuluyorsunuz. Erbabının, el melekesiyle becerebileceği bir iş.

Yeşil toz çayın kıvamı koyuca. Tadı benzersiz. Derken tatlılara merakı olmayan Uzakdoğu coğrafyası için bir sürpriz: Çayhanenin sahibesi bize simgesel mesajlar içeren küçük tatlı tabağını sunuyor. Kendi hazırlamış.

Tanımadığım, sürpriz tatlar, sınırda lezzetler. O kadar az miktardalar ki. Çocukluğumdaki arsızlıkla “daha!” deme niyetindeyim. Ama, utanıyor, susuyorum.

Hafızama eziyet, geride kalıveren lezzetlerin peşine düşüyorum.

SANATIN EL FENERİ

Dönüşte tekrar Seul’deyiz. Küresel ölçeğin metropolünde ilginç bir bulvar: Ortasından su akan! Biliyor musunuz Korelilerle Türkler gerçekten benziyorlar.

İstanbul’da yaptığımız gibi kentin içindeki derelerden bazılarını kapatmışlar.

“Nasıl yani?” demeyin. Bizim gibi üstünü betonlayarak.

Ya sonra? Sonrası farklı. Seul Belediye Başkanı “Şu dereyi açın!” buyurmuş.

Bulvarın ortasında az aşağı seviyedeki su yayalar için şahane bir rekreasyon alanı olmuş.

Yine aynı bölgenin yanı başında şöhretli bir mahalle ve cadde var: Insadong. Uzunca bir yaya yolu. Seul’ün en önemli sanat merkezi gibi. Kitapçılar, sanat galerileri, antikacılar, hattatlar için malzeme satanlar...

Velhasıl sanat adına her ne ararsanız.

BİR GURURLARI DA KAĞIT  İMALATI!

Hem dün, hem de bugün... Kore, geleneğiyle kâğıt yapıyor.

Bu kâğıtlar meraklılarının bildiği, peşinde olduğu kıymetli malzemeler. Resim için, yazı için! Seul’daki son yemek için Insadong’daki Budist Mutfağı’ndayım. Bir Budist rahip tarafından kurulmuş burası.

Yer masasının üstü 30-40 çeşit yemekle donanıyor. Mahalli, organik ve elbette mevsiminin. Ortadaki alanda bir gösteri başlıyor.

Budist ritüeller, pagan ya da şamanlarınkinden uzak mı? Bu rengârenk dans, izleyenleri aynı sokaktaki sanat galerilerine ışınlıyor.

Gördüğümüz resimlerin ortasına. Kore bilgi toplumu olurken sanatın el feneri olduğunun farkında...