Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Paulo COELHO / GAZETE HABERTÜRK-PAZAR

Kitabım “Şeytan ve Genç Kadın”, zamanın başlangıcından beri içimizi kemiren bir meseleyi irdeliyor: İnsan özünde iyi midir yoksa kötü mü? Bu konu hakkında yazmak için çok çeşitli düşünce ekollerini inceledim, efsaneleri ve felsefi çalışmaları okudum. Ve iki teoriyi özellikle çarpıcı buldum çünkü her ikisi de antik çağlardan kalma ve her ikisi de çok farklı bir bakış açısına sahip.

İRAN: İYİNİN MÜTTEFİKİ OLARAK İNSAN

 Antik İran’dan olan ilk hikâye iyi ve kötü arasındaki ayrımın nasıl ortaya çıktığını anlatıyor: Zaman Tanrısı evreni yarattıktan sonra çevresindeki her şeyin büyük bir uyum içinde olduğunu görmüş ama yine de çok önemli bir şeyin eksik olduğunu hissetmiş –bütün bu güzelliği paylaşabileceği bir arkadaşı yokmuş. Bin yıl boyunca bir oğul için dua etmiş. Hikâye kime dua ettiğini söylemiyor, Tanrı’nın zaten her şeye kadir olan, tek ve en büyük güç olduğu göz önünde bulundurulduğunda burası bir soru işareti... Neyse hikâyeye dönelim: Tanrı dua etmiş ve sonunda bir çocuğa gebe kalmış. Kalbindeki arzunun gerçekleştiğini fark ettiğinde, Zamanın Tanrısı her şeyin ne denli ince bir dengede durduğunu düşünüp birden pişmanlık duymuş. Ama artık çok geçmiş, çocuk dünyaya gelmek üzereymiş. Bütün bu gelgitli yakarışlar en sonunda şöyle bir şeye sebep olmuş: Karnında taşıdığı oğlu ikiye bölünmüş. Efsaneye göre, doğan ikiz kardeşlerden İyi (Ormuzd) Zaman Tanrısı’nın dualarının meyvesiymiş, Kötü (Ahriman) ise pişmanlıklarının. Endişeli baba iyi oğul Ormuzd’un karnından ilk önce çıkması, böylelikle yetkiyi eline alıp kardeşi Ahriman’ın evreni kargaşaya sürüklemesini önlemesi için her şeyi ayarlamış. Ancak zeki ve becerikli kötü oğul, doğum sırasında kardeşi Ormuzd’u kenara iterek ondan önce çıkmayı ve ilk doğan olmayı başarmış. Çılgına dönen Zaman Tanrısı Ormuzd’u güçlü kılmak için ona müttefikler yaratmaya karar vermiş ve iyiliğin yanında Ormuzd ile birlikte savaşıp Ahriman’ın her şeyin kontrolünü eline geçirmesini engellemeleri için insanoğlunu yaratmış. Bu antik İran efsanesine göre insanoğlu iyiliğin yanında yer almak, iyiliğin müttefiki olmak için yaratılmıştır ve geleneksel inanışa göre iyilik sonunda kazanır. Ancak yüzyıllar sonra bir başka ikiye bölünme hikâyesi çıkar ortaya ve bu kez tam tersi bir bakış açısı vardır: İnsanoğlu kötülüğün maşasıdır.

İNCİL: BÖLÜNME ACI VE ISTIRAP GETİRİR

Tahmin ediyorum, hangi hikâyeden bahsettiğimi çoğu kişi anlamıştır: Bir adam ve bir kadın Cennet Bahçesi’nde, akla gelebilecek her türlü zenginlik ve mutluluğa sahip bir şekilde yaşıyorlarmış. Sadece tek bir şey yasakmış: Bu çift asla İyi ve Kötü’nün anlamlarını bilmemeliymiş. Tanrı şöyle buyurmuş (Yaratılış 2: 17): “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin. Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” Ve bir gün yılan ortaya çıkmış ve onlara bilginin cennetten bile önemli olduğuna yemin ederek, bilgiyi mutlaka elde etmeleri gerektiğini söylemiş. Kadın itiraz etmiş, Tanrı’nın eğer yerlerse öleceklerini söylediğini aktarmış ancak yılan kesinlikle böyle bir şey olmayacağı konusunda onlara güvence vermiş, tam tersine İyi ile Kötü’yü bildikleri gün Tanrı’yla eşit konuma geleceklerini söylemiş. Bu sözlerden ikna olan Havva yasak meyveyi yemiş ve birazını da Adem’e vermiş. O andan itibaren cennetin dengesi bozulmuş ve çift cennetten kovularak lanetlenmiş. Buna rağmen Tanrı’nın söylediği bazı sözler yılanın dediklerinin doğru olduğunu gösterir nitelikte: “İşte, Adem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu...” Tıpkı Zaman Tanrısı’nın, kendisi tüm evrenin hâkimi olmasına rağmen istediği bir şey için dua etmesi gibi, bu noktada İncil de Tanrı’nın kiminle konuştuğunu ve bir ve tek olmasına rağmen neden “bizden biri” sözünü kullandığını bize açıklayamıyor. Cevap ne olursa olsun, ortada net olan bir şey var: İnsonoğlu var olduğu ilk günden beri bu ebedi bölünme ile yaşamaya, bu iki zıt kutup arasında gidip gelmeye mahkûm. Bugün biz de atalarımızla aynı endişeler ve ikilemlerden mustaribiz ve hâlâ tatmin edici bir cevap bulabilmiş değiliz.

(Çeviren: Mine Akverdi Denktaş)