Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam HT Cumartesi ‘Keşke benim bir yedeğim olsa’

        HT CUMARTESİ / Pınar ERBAŞ

        Çağla Büyükakçay (24) teniste Türkiye'nin en başarılı sporcularından. Kariyerinde ilkleri yaşadığı bir sezon geçiriyor. Ama o zaten "ilk" ve "en"lere aşina biri. 15 yaşında A Milli Takım'a seçilen Türkiye tarihindeki en genç oyuncu oldu. Aynı zamanda Grand Slam'de oynayan ve tur geçen ilk Türk kadın tenisçi de ta kendisi. Ve geçen hafta WTA sıralamasında kariyerinin en tepe noktasına yükselerek 142'nci sıraya yerleşti. İlerleyen yıllarda adını çok daha sık duyacağımız kesin, bugün için işe onu daha yakından tanımakla başlayalım.

        En başa dönelim...

        8 yaşında başladım tenise. Adana doğumluyum. Ailem bir tenis klübüne üyeydi. Sosyal hayatlarını orada geçiriyorlardı. "Çağla da oynasın" dendi, öyle devam etti.

        Zamanla bir tutkuya mı dönüştü?

        Aynen öyle. Turnuvalar kazanmaya başladıkça sevgim arttı. Oynamadığımda kendimi iyi hissetmez hale geldim. Bir de tenis, sonucunu bilmediğiniz bir şey. 1-2 sene oynuyorsunuz ama kendinizi ispatlayacağınız dönem çok daha sonra. O yüzden pek çok kişi bırakıyor.

        Sen hiç böyle bir ikilemde kaldın mı?

        Kaldım tabii. Uluslararası anlamda kendinizi kanıtlamak için yılın büyük bölümünde turnuva oynamanız gerek. Çok zaman ayırmalısınız. Özel antrenörünüz, kondisyoneriniz olmalı. Üstüne bir de seyahatler, uçak biletleri... Çok maaliyetli olabiliyor. Sponsor bulamazsam ne olacak diye düşünmeye başladım bir dönem. "Geleceğimi garanti altına almam zor olacak, eğitimim iyi olursa kendi yolumu çizebilirim" gibi bir sürü alternatifi gözden geçiriyordum.

        Yaş kaçtı?

        14-15. Ama 17 yaşında sponsor buldum. Şanslı sayılıyordum ama aslında 17 çok geç. Şimdikiler daha avantajlı. 12-13'te sponsor desteğiyle uluslararası turnuvalarda profesyonelliğe adım atabiliyorlar.

        Eğitim ne oldu peki?

        Lise 2'ye kadar herkes gibi okudum. Önce antrenman, sonra okul, sonra yine antrenman... 17'de sponsorla beraber profesyonel kategoride kendimi göstermeye başladım. Minimum 25 haftayı turnuvada geçirmem gerekti. Öyle olunca devam zorunluluğu yüzünden hiçbir okul sizi kabul etmiyor. Akşam lisesine geçtim. Daha rahattı, gidemediğim günler için çalışma kağıdı veriyorlardı. O şekilde bitirdim. Derken Marmara Üniversitesi Spor Yöneticiliği Bölümü'nü kazandım. Ama çok sık gidebildiğim söylenemez.

        'SEVİNCİNİ DE KIZGINLIĞINI DA TÖRPÜLEMELİSİN'

        Tenisin artıları ne?

        Çok iyi bir kafa oyunu. Bir maç minimum 1 buçuk saat sürüyor. Tüm kararları siz veriyorsunuz. Tabii ki öncesinde bir oyun planınız oluyor ama anlık gelişen durumlar var. Günlük hayatta ne katıyor dersen; duygu kontrolünü öğreniyorsun. Maçta hatalar üst üste gelebilir; olsun! Sinirlenirsen, negatif düşünceye kendini kaptırırsan kaybedersin. Sevincini de kızgınlığını da törpülemelisin.

        Yarışlardan önceki gününü anlat.

        Bazıları arkadaşlarıyla buluşup kafasını dağıtmayı tercih eder ama bende tam tersi. Aklımda hep maç oluyor. Ancak o şekilde konsantre olabiliyorum. Oyun planımı tekrar tekrar aklımdan geçiriyorum. Maç günü modum çok önemli. Sıkkınsam muhakkak beni eğlendirecek bir şeyler yapıyorum.

        Nedir onlar?

        Karikatür seviyorum mesela. Penguen'i çok okuyorum. Celal ile Ceren'i izliyorum, Beyaz Show'un komik videolarını açıyorum... Kendimi yorgun hissediyorsam muhakkak hareketli müzikler dinliyorum. Tercihim genelde yabancı parçalar, pop, Rihanna mesela.

        Futbol iki kale bir top yetiyor. Raket, kort gibi teferruatları yüzünden mi Türkiye'de tenis hâlâ çok yagın bir spor değil?

        Eskiden beri "zengin sporu" gibi bir algı var. Bu yüzden çoğu kişi kafadan eliyor. Ama son 4-5 senede büyük gelişme kaydedildi. Bu da kazanılan başarılarla doğru orantılı.

        Bugüne kadar neden başarılı olamıyorduk?

        Tenis profesyonel bir meslek gibi algılanmıyordu çünkü. Önümüzdeki 10 sene bence tenisin Türkiye'deki altın çağı olacak. Hem profesyonellik yaşı düştü hem de önlerinde Marsel İlhan gibi, benim gibi örnekleri var.

        'TENİSİ AMERİKA'YA GİTMEK İÇİN KULLANIYORDUM'

        Peki küçükken kimdi idolün?

        O zamanlar Martina Hingis, Anna Kornikova vardı. Onları seyrederdim.

        Ne zaman "Çok iyi gidiyor, başarabilirim" demeye başladın?

        Aslında ben de herkes gibi tenisi Amerika'ya gitmek için kullanıyordum.

        Nasıl yani?

        Tenis bursuyla Amerika'daki okullarda okumak pek çok kişiye cazip geliyor. Adana'dan kalkıp Amerika'da okumak büyük hayaldi benim için. Ama sonra gidenlerin okulları dışında başka herhangi bir profesyonel ligde oynayamadıklarını öğrendim. Öyle bir imkân sunulmuyormuş. Tenisi o kadar geri plana atamazdım. Vazgeçtim.

        Bu iş için yaptığın fedakârlıklar...

        Bugüne kadar hiç uzun tatil yapmadım mesela. Antrenmana ara veremem çünkü. En fazla 5 gün, o da ailemle bir yere gitmişsem gitmişimdir.

        Kaçta yatıyorsun?

        11 ya da 11 buçuk.

        İsyan ettiğin olmadı mı hiç?

        Hayır. Çünkü benim de güzel bir hayatım var. Bir sürü yer görüyorum; farklı kültürler, yabancı arkadaşlar... Bana çok şey katıyor.

        'İLK 20'Yİ GÖZÜME KESTİRDİM'

        Çıtayı nereye koydun?

        Grand Slam'de ana tabloda oynamak istiyorum. Önümüzdeki 5 sene için hedefim ilk 100'e girmek ve orada kalmak. Uzun vadede ilk 20'yi gözüme kestirdim.

        Başarı kazandıkça senden hep daha fazlasını isteyecekler...

        Muhakkak. Fakat korkumuyorum çünkü zaten ben de her zaman daha iyisini yapmak isteyen biriyim. Tabii inişler çıkışlar oluyor.

        "Ama insanlar o kadar anlayışlı değiller" mi?

        Değiller, evet. Acımasız olabiliyorlar. Gerçi şu anlamda şanslıyım; ilkleri ben yapıyorum. Kıyaslayabilecekleri biri yok. Dolayısıyla yorumların yüzde 95'i iyi yönde. Bir de işin arka planında ne olduğunu kimse bilmiyor. Çok hastayım mesela yine de çıkmışım. "O kadar iyi değil bu kız" diyebiliyor biri. Bazen "Keşke yedeğim olsa, kötü olduğum günler yerime oynasa" diyorum.

        Son dönemde pek çok Türk sporcunun dopinge başvurduğu ortaya çıktı. Neden kullanıyorlar? Başarı hırsı mı bu?

        O kadar büyük bir yarış var ki. Devamlı kıyaslanıyorsun. Bazılarına çekici geliyor sanırım. Neticede başarılı oldukça ün ve para geliyor. Öyle bir hale geldi ki iş; biri parladığında ister istemez "Doping mi kullandı acaba" diye düşünüyorum. Haksızlık. Gerçi artık kontroller sıklaştı. Yakında kan alımına da başlanacakmış. Kan pasaportlarımız olacak.

        'Tenis oynarken her türlü kılığa girebiliyorsun'

        Uluslararası arenada başarının yanında şov da istiyorlar sanki. Sharapova'nın çığlıkları gibi mesela...

        Star oyuncularda var bu. Markalaşmak için bir imaj yaratmaya çalışıyorlar. Şarapova'nın tarzı bellidir; hep elbise giyer mesela. Serena Williams'ın değişik saç stilleri olur...

        Sen?

        Özel bir çabam yok ama sanırım esmerliğim ön plana çıkıyor...

        Bazıları maça çok süslü çıkıyor. Sallantılı küpelere ne diyorsun?

        Yok yahu, hayatta takamam. Korkuyorum; biri çekse ya da elin takılsa... Kortta çok abartı hoşuma gitmiyor. Tabii ki iyi görünmek istiyorsun ama neticede orada bulunma nedenin yaptığın spor. Daha sade olmalısın. Zaten kıyafetlerimiz çok güzel; elbiseler, özel modeller... Makyajla çıkanlar bile oluyor. Koşuyorsun, terliyorsun, ne gerek var?

        Özellikle kadın sporcular maç esnasında hasbelkader oluşan yüz ifadelerinin gazetelere basılmasından çok şikâyetçi...

        Bazen ben de rastlıyorum öyle pozlarıma ama tenis oynarken her türlü kılığa girebiliyorsunuz. Bu çok normal. "Ne bekliyorlardı ki" deyip geçiyorum. Ama tabii daha güzelleri olabilecekken diğer kareleri kullanmak çok hoş değil.

        Ne kadar başarı o kadar para

        Bir tenisçi Türkiye'de ne zaman para kazanmaya başlıyor?

        Bir kere Türkiye'de kalarak para kazanamıyor. Kendine yetecek kadar belki ama bir gelecek kurmak için yeterli meblağa erişmesi zor. Uluslararası başarılarla kazanç elde ediyorsunuz. Çok çok iyi para kazandığınız yer de ilk 100, ilk 50. Taktığınız saatten giydiğiniz kıyafetlere kadar reklam almaya başlıyorsunuz. O zaman hayat hakikaten güzel oluyor. Bir de şu var; başka sporlar da yedekte oturup yine aynı parayı kazanabiliyorsun. Teniste ne kadar başarı, o kadar para. Kötü bir sezon geçirdiyseniz, geçmiş olsun.

        'Muz hep başucumda'

        Beslenme alışkanlıklarını da konuşalım.

        O konuda şanslıyım çünkü bizim eve genelde tereyağı, tatlı gibi şeyler pek girmez. Yine de maç zamanları zor oluyor. Stresli ortamda rahat yemek yiyebilen biri değilim çünkü. O dönem karbonitrat ağırlıklı besleniyorum. Muz hep başucumda oluyor. Maç yoksa protein ağırlıklı yemekler yiyorum. Et, salata ve meyveyi eksik etmiyorum. Süt ürünleri de çok önemli. Sabah yumurta, akşam yatmadan süt, yoğurt... Yapım biraz ince, metabolizmam hızlı. Gücümün azalmaması için de beslenmeme çok dikkat etmem lazım. Belli bir kas kütlesi olması şart. Zaten o yüzden kadın sporcular biraz iri oluyor.

        6 günü, günde 6 saat...

        Son sezonu özet geçmeni istesem..

        Sene başında Avustralya açık elemelerini oynadım ve ilk defa son tura kadar yükseldim. Fransa Açık Tenis Turnuvası ve Wimbledon'a da bu sene 3'üncü katılışımdı. Öncesinde, Rolland Garros'da da Wimbledon'da da hiç tur geçememiştim. Bu yıl çok iyi rakipler karşısında tur atladım. Benim için en önemli başarılardan biri de Akdeniz Oyunları'ydı. Finalde 2500 seyirci vardı. Yaşadığım en güzel duyguydu. Hem çiftlerde, partnerim Pemra Özgen'le hem de teklerde toplam 2 altın madalya kazandım. Şimdi Amerika Açık Tenis Turnuva'sına hazırlanıyorum. Hedefim ana tabloya kalmak.

        Bu sezonun sırrı neydi?

        Düzen ve birikim. 1.5 senedir antrenörlüğümü Can Üner yapıyor. Çok iyi bir takım olduk. Haftanın 6 günü, günde 6 saat çalışıyoruz. Turnuva dönemlerinde tempom düşüyor tabii ama önemli olan istikrar ve hep daha iyiye odaklanmak.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ