Ah bir zaman geçse...
30 Kasımda vefat eden Paul Walker’ın ülkemizde vizyona girmeyen son filmi, çok kısa bir süre önce DVD olarak raflarda yerini aldı. Acabavizyona girmeyişinin ölümüyle bir ilgisi var mı diye düşünüyoruz, ama ne yazık ki yanıt alamıyoruz. Film duyguları ön plana çıkararak, tek mekanlı bir hikayede olması gerekenleri seyirciye anlatan, özgün bir proje. Popüler Hollywood filmlerinin mantığına ters olan film, LiamNeeson’ın oynadığı tek mekanlı bir film olan “Non-Stop” ile benzerlik gösteriyor. Orada da aynı şekilde LiamNeesonfilmin başkahramanıoluyor, tıpkı Paul Walker gibi…
“Hours” filmi,Walker’ın kariyerindeki en önemli dönüm noktası iken, araba kazasında hayatını kaybederek, ne yazık ki bu başarısını göremedi. Onu saygıyla anıyoruz. Yılın babası olmaya ve hatta Oscar’ı almaya göz kırpan Walker, tek başına tüm filmi ağır işçi misali omuzlarına yüklüyor. Ve ilginçtir, koskoca hikâye PaulWalker’ın oyunculuğuyla daha da lezzetli hale geliyor. İzlerken o kadar duygusal anlar yaşıyoruz ki, keşke aramızda olsaydı diyoruz, çünkü hayatta olmayan bir oyuncunun filmini seyretmek ciddi anlamda zor.
Önce film hakkında özet geçelim. Filmdeki hikâye neredeyse 48 saat içinde gelişiyor. O 48 saat şunu temsil ediyor: makinaya bağlı prematüre bebeğin küvezdeki48 saatlik hayat mücadelesi… Tabi babanın bu bebeği yaşatmak için yaptıklarını, acaba gerçek hayatta yapan var mıdır? Yorum yok… Hastanede başlayan film, Nolan karakterine can veren Walker hamile karısının öldüğünü öğrenmesiyle tepe taklak olur. Bebek vaktinden önce dünyaya gelmiştir. Tam şimdi ne olacak diye sormaya yeltenirken, bir de kasırga çıkmaz mı? Herkes hastanenin içinde mahsur kalır, hem de hiç dışarı çıkamamak üzere…
KASIRGA KASIP KAVURDU!
Kasırga nedeniyle yaşanacak olaylardan tutun da, Walker’ın hayatta kalabilmek adına yaptıkları, filmin iskeletini oluşturan kurgunun önemine dikkat çekiyor. Bir tarafta dünyaya gözlerini açan bir bebek, diğer tarafta ise hayata gözlerini yuman insanlar… Yaşam ve ölüm gibi karşıtların ilişkisini yansıtan film; üstün oyunculuk performansıyla tıpkı İspanyol filmlerinde olduğu gibi, tek mekân, düşük bütçe ve trajik bir hikâye örgüsünü burnumuzun dibine dayıyor. İşte tek mekânda film böyle çekilir diye, seyircilere sesleniyor, sebebi de düşük bütçeyle bile ortaya güzel bir film çıkacağını kanıtlamak… Burada önemli olan oyuncunun doğaçlama yeteneği, yani ona ihtiyaç var! Eh bu da fazlasıyla var zaten. Sahne oyuncumuzun, o sahneyi dolduran ve bizleri hayatın gerçekleriyle yalnız bırakan Walker, sıradan bir oyuncu olmadığını da bu şekilde göstermiş oluyor. Hollywood’da böyle filmleri nadiren seyrediyoruz bu da onlardan birisi.
Kuşkusuz; bu tarz filmlerde genellikle mekân ve nesne ilişkisi doğru kurulmalıdır, aksi takdirde filmin tüm parçaları dağılmaya başlar ki, bu da filmin paramparça olmasına sebep olur. Bunu da istemeyiz zaten. Aslında film teatral bir ray üzerinde ilerliyor, sanki tek bir oyuncu bize bir gösteri sergiliyor araya girenler de,yalnızca sahneyi güzelleştiren yardımcı motifler… Teatral dokusu güçlü olan film, aynı zamanda duygu odaklı hareket ediyor. Bu yüzden filmi İspanyol filmlerine benzettik biraz da… Görsel efektlerden uzak durarak, karakteri nakış gibi işleyen yönetmen EricHeisserer, bir karakterde olması gereken tüm özellikleritrajedik perdeye yaftalıyor. Efektlerle duygu yaratılmaya çalışıldığı zaman ortaya yapay bir iş çıkıyor, burada insan emeği ve çabası var, hayatımızın kısacık bir kesitinin film olduğunu düşündüğümüzde, bunun gibi bir hikâye ile karşılaşıyoruz. Tabi ki, film kusursuz olduğunu söyleyemeyiz ancak, bir yönetmenin ilk projesi de bundan daha iyi olamazdı… İlk yönetmenlik denemesi eğer böyleyse, diğerleri daha da iyi olacaktır. Şimdi geldik filmin voltajına…
ÖNEMLİ BİLGİLER…
Yukarıdaki paragraflarda baba olma konusunda direten Paul Walker’ın yaptıklarını sıralamıştık hatırlarsanız, bununla ilgili anlatılacak gerçekten çok şey var. Hemen onlardan bahsedelim. Kasırga nedeniyle ışık kesildiğinde Walker, jeneratör bulmaya çalışır, bulduğunda da, çok verimli bir sonuca ulaşamaz, çünkü jeneratörün gücü azalmıştır. Peki, bunu kendi yöntemleriyle halletmeye çalışan Walker’ın makinanın baterisini toplam 1280 kere şarj ettiğini, yani jeneratörün kolunu 5200 kere krankla çalıştırdığını biliyor muydunuz?
İlk başta 2.50 dakika gibi bir süre veren makine zamanla daha az süre/enerji vermeye başlar. En son süre 1.30 dakikaya düşer, işte o zaman tüm umutlar uçar gider, ona rağmen Walker gücünü son damlasına kadar akıtır, elleri bile artık jeneratörün kolunu çevirmekten paramparça olmuştur. Çocuk aşkı böyle bir şey demek ki… Herkes kasırga nedeniyle hastaneden nakil olurken, Walker’ın orada kalarak hem baba, hem de doktor olması, izleyenlerin gözlerinin dolması için birebirdir. Film biraz ağır ilerliyor, ama ortaya koyduğu olay, o kadar iç burkucu ki, insanın nutkunun tutulmaması imkânsız. Sözler boğazımızda düğümleniveriyor, bu durumda söylenecek bir şey yok.
Hele bir de filmin ilerleyen sahnelerinde Walker’a yardım eden kurtarma köpeği var ki, o köpeğin Walker için yaptıkları da azımsanacak türden değil. Köpek, Walker ve bebek birbirlerine zincirleme olarak bağlılar. Filmin bu karanlık ve köhne bulutlarını dağıtmak için, filmin aralarına serpiştirilen bazı neşe dolu sahneler de mevcut. Bazı flashback sahneler aracılığıyla Walker’ın, geçmişin ilham verensayfalarında dolaşmaya başlaması, karısı ile yaşadığı anıları tazelemesi, güzel bir duygu kümesi oluşturuyor. Bunların dışında; makina, monitöre bağlanan prematüre bebeğin değerlerini, normal doğan bebeklerin değerleriyle eşit seviyeye getirmek için, bebeğe yaşam ünitesi destesi sağlıyor. Küçük bir ara not: Genellikle yetişkin insanların kan basıncı 80/120 arasında değişirken, yeni doğanların ise 50/75 değerleri arasındadır. Yetişkinlerin nabzı 72, yeni doğanların da 100/140 değerleri arasında değişim göstermektedir.
FİLM NASIL BİR EKSENE OTURUYOR?
Buraya kadar tüm filmi özümsediysek filmin nasıl bir eksene oturuyor oluşunu da özümsemişizdir o halde… Apaçık bir baba olma arzusunun anlatıldığı filmde, kısıtlı bir zaman diliminde Walker’ınzamanla yarışarak aynı şeyleri, defalarca hiç bıkmadan usanmadan yapmak zorunda oluşuna tanık olduğumuz sahneler, Walker’ın aslında ne kadar kudretli bir baba olduğunu dile getiriyor. Düşünsenize o çocuk büyüdüğü zaman babasının onun için yaptığı bu fedakârlığı öğrendiğini… Eminiz ki ağzı açık kalırdı. Öyküleme konusuna ağırlık veren yönetmenin, ana hikâyeden sapmadan, bu baba kız arasındaki ince çizgiyi korumak adına yaptığı trükler, seyirciyi perdeden kesinlikle kopartmıyor, bilhassa perdeye çakılan çiviyi daha da sağlamlaştırıyor. Direnci arttırmanın ve hayata tutunmanın gereklerini yerine getirdiğimizde, bazı şeyleri kolaylıkla çözeceğimizi analiz eden film, pes etmemenin ne demek olduğunu, ana karakter üzerinden işleyerek, çocuklarını ihmal eden çocuklu ailelere selam iletiyor. Filmin, hayatın içinde fark etmediğimiz ani kayıplar ve umutsuzluklar olabilir, ama ya tükenen umutlara ne diyeceğiz? türünden bir mesajı var: Ayakta kalabilmek için her zaman bir çare vardır, eğer yüksek dayanma gücüne sahipsek, üstesinden gelemeyeceğimiz bir sorun kalmaz.
Net sonuca göre “Hours” geçmek bilmez saatlerin, bebek için daha büyük bir risk haline geldiğini, zaman zaman ümitlerin ve çarelerin bizi terk ettiğini, zaman zaman da bunun lehine geliştiğini, gözler önüne seren yalın ve sıcak bir film… Tıslayan engerek yılanı misali ayağımıza dolanan saatlerin, zehirli etkisini anbean yaşadığımız film, kimi zaman yüreğimize su serpmiyor değil, ama yüreğimize serpilen su maalesef çok kısa sürüyor. Özetlersek; anne ve baba olmanın kutsallığını tartışan film, dünyaya gelen bebeğin, insanın ömrüne ömür kattığını, hatta neşenin ta kendisi olduğunu şeffaf bir anlatım diliyle harman ediyor. Final sahnesine kadar sabrederseniz, yüzünüzdeki tebessüm ile filmi iyi ki de seyretmişiz diyeceksiniz.