Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

 

2012 yılında Berlin Film Festivalinde “Barbara” filmiyle ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü alan Alman yönetmen Christian Petzold’ın son filmi “Phoenix”,  aynı “Barbara” da olduğu gibi İkinci Dünya Savaşı zamanında geçiyor bir nevi… Bu bir tesadüf mü? Yönetmen benzer temaları farklı şekillerle yorumlamayı seviyor, ama bir yanı da geçmişte kalmış! Geçmişe merak salan yönetmenin geçmişi anlatıyor oluşuna şaşırmamak gerek. Analiz yeteneği kuvvetli olan yönetmen, başrole oturttuğu Nina Hoss ile oldukça iyi anlaşıyor. Zaten Hoss Almanya’nın en önemli kadın oyuncularından biri… Her role uyan Hoss, o kadar doğal ki, filmi izlerken Hoss’tan gözlerimizi ayıramıyoruz.

Yine Nazileri satır aralarına ekleyen bir film ile baş başayız: “Phoenix”… 2. Dünya Savaşı sonunda, esir olduğu toplama kampından kurtulan bir kadının hikâyesine yoğunlaşan film, aldığı kurşun yarasından sonra estetik ameliyatla değişmek zorunda kalışını anlatıyor.

Nazileri sadece alt metinlere sıkıştıran film, 2. Dünya savaşının sonunu da sadece bir metafor olarak kullanıyor. Pedro Almodovar’ın “İçinde Yaşadığım Deri” filmine göz kırpan “Phoenix”, çok fazla tebdil-i mekân yapmadan mistik havayı renklendirip, merak unsurunu hemen hemen tüm sahnelere yerleştiriyor. İsmiyle müsemma olan film, hikâyedeki ince ayrıntılara kanalize olarak, yaralı kadın Nelly’nin neler yaşadığına dair izler bulmaya çalışıyor.

GEÇMİŞLE YÜZLEŞEMEMENİN VERDİĞİ İÇSEL SIKINTI…

Kendini savaş öncesinde olduğu gibi, yalnız hissetmemeye çalışan Nelly, geçmişle yüzleşemediği için ıstırap çekiyor, her şey eskisi gibi olsun istiyor, ama bu mümkün değil! Yaşanmışlığı nasıl silebilirsiniz ki? Şu şüphe götürmez bir gerçek ki; içinde bulunduğu durum Nelly’de büyük bir yara açar, o yarayı şu şekilde tanımlayabiliriz: ‘kendini olduğu gibi kabul edememe hali…’ Buradaki asıl mevzu şöyle gelişir: Nelly toplama kampından nasıl kurtulmuştur? İşte bunun cevabını film boyunca düşünmemiz gerekiyor, çünkü film bununla ilintili olarak bir şey söylemiyor. Nelly’nin öldüğünü zannediyor çevresindekiler, akıllarına dahi getirmiyorlar onun toplama kampından kurtulabileceğini…

Demek ki; Nelly ölmek istememiş, bunun başka nasıl bir açıklaması olabilir ki? Tabi bir de şu var: Nelly’i toplama kampına kimin göndermiş olduğu… Film ihtimaller üzerine kurulu olduğu için, özel bir yanıt beklememek gerek filmden, kendi yanıtınızı kendiniz bulabilirsiniz ancak… Kocasını görme umuduyla canını dişine takan Nelly onu görmek için her yola başvurur, peki onu bulabilecek midir? Spoiler vermek istemediğimiz için bu soruya yanıt vermemiz doğru olmaz.

Genel itibariyle; Berlin’in Naziler yüzünden işgal altındaki halini, yıkık dökük evleri ve ekonomik sıkıntıyı objektifine yerleştiren yönetmen, aslında tüm bunları arka plan olarak tercih ediyor, onun tek isteği hikâyeye kafa yormamız! Karakter dramaturjisini doğru şekilde işlemeye çalışan yönetmen, çerçeve dışındaki olayları çok da önemsemiyor. Onun asıl ortaya koymak istediği şey; karakterlerin hislerini yansıtarak, onlarla empati kurmak… Karakterlere eşit bir şekilde yaklaşan yönetmen, tüm hikâyeyi başkarakter üzerine inşa etmiyor, her bir karakterin kendine göre işlevi var. Karakterlerle bizi özdeşleştiren yönetmen, filme psikolojik açıdan yaklaşıp, nedenlerden doğan sonuçları tahlil ediyor ki, içsel bir gerilim yaşayabilelim. Detayları yerli yerinde veren film, bizi öyle güzel içine alıyor ki, o sahneler gözümüzün önünden sıralı bir şekilde geçiyor. Tıpkı “Barbara” filminde olduğu gibi…

BARBARA’DAN ÇOK DAHA AKICI…

“Barbara”dan çok daha akıcı bir şekilde ilerleyen film, aynı sorunsalları işliyor, ama bu kez her şey oyun gibi ilerliyor. Şöyle ki; filmin sonuna kadar oyunun büyüsü bozulmuyor, çünkü Nelly oyun oynuyor ve oyunu çok güzel oynadığı için de belli olmuyor nasıl bir oyun içinde oluşu… Geçmişin öfkesini üzerinden atamayan Nelly’nin ısrarcı tavrı bazen çevresindekileri çileden çıkarıyor, ama Nelly başka nasıl intikam alabilir ya da öfkesini kontrol edebilir? Hele ki çevresindeki her şey çökmüşken! Nelly’ye zamanında yapılan kötülük yenilir yutulur cinsten değil, o sebeple Nelly kötülüğü intikam alacağı kişiye yutturmaya çalışıyor. Her şey iyi hoş da, o kişi bunu yutuyor mu? Sorunun yanıtını merak edenler, eminiz ki hikâyede bunun yanıtını bulacaklar. Bunların dışında filme dair çok önemli bir detay var, o da şu: karakterlerin kıyafetlerine ve estetik biçeme önem veren yönetmen bu filmde de aynı kuralı devam ettiriyor. 

Derin meseleleri anlatmayı seven yönetmen, sosyal ve siyasi içerikli bazı olayları direk filme monte etmek yerine, onları farklı şekilde harmanlayıp filme aktarıyor. Mesela filmdeki Nazilerden sadece sözlü olarak bahsetmesi… Nazilerin yaptığı eylemleri göremiyoruz, ama yakıp yıktıkları şehirde, insanların nasıl bir hayat yaşadıklarını görüyoruz. Yani şiddet tarafı montajlanıyor, bu da şu demek oluyor: ortaya çıkan sonucun insanlar üzerindeki trajik aksı…

DÜĞÜM PHOENİX İSİMLİ BARDA ÇÖZÜLÜYOR

Film başarısını şöyle bir kenara bırakalım ve yönetmen hakkındaki ufak bir eleştirimizi dile getirelim. Alman yönetmenin Naziler ve Almanya hakkındaki diğer siyasi konulara değiniyor ve bunu ikinci kere tekrarlaması pek hoş değil. Sanki ülkede yaşanan sorunlara parmak basın der gibi… Keşke bu kadar üzerinde durmasaydı! Neyse diyerek geçiyoruz. Diyalogları çok dikkatli takip etmeniz gereken filmin en çarpıcı tarafı filmin olağanüstü finali. Nelly’nin hiç görmediğimiz özelliğini filmin finaline saklayan yönetmen yukarıda yazdığımız olumsuz eleştiriyi tamamen sıfırlıyor, sebebi de finali önemli bir flashback sahneye dayandırıyor oluşu… Sanatsal yeteneğin ve olaylı sürprizin seyirciler üzerindeki etkisine kafa yoracak olduğumuzda, filmin nasıl bir amaç güttüğünü anlamakta zorlanmıyoruz, zira film hedefi tam on ikiden vuruyor. İçinde çok fazla mesaj var, o mesajlardan kendinize ders çıkarırsanız ne ala… Film esasında size şöyle bir soru yöneltiyor: ‘Yaşadıklarınızı hazmedebilir misiniz, farz edelim hazmettiniz sonrasında hayatınız nasıl olur?’ 

Gelelim filmin isminin neden Phoenix olduğuna… Filmin belirli bir kısmı Phoenix isimli bir barda geçiyor, o barda yaşanan olaylar düğümün en büyük parçası… Zaten o bar da olmasa insanların eğlenecek hiçbir yeri yok, her yer virane olmuş harabeler gibi… Bu olumsuzluğa rağmen Nelly ülkesini terk etmiyor, vatan aşkı daha ağır basıyor. İşin tuhaf tarafı da; Nelly o barda sürpriz bir isimle karşılaşıyor ve hayatı tam anlamıyla ters yüz oluyor, filmin de vurgulamak istediği şey bu!

Sonuç olarak “Phoenix” hikâyedeki mistik havayı sonuna kadar koruyan, düşündüren, irdeleten, karakter profili çizen, eski dönemlere yeşil ışık yakan ve güzel nasihatler veren bir Alman filmi… Bilindiği üzere Alman filmlerindeki konular ağdalı olduğu için, dikkatli seyretmek icap eder. Bu filmi de aynı şekilde izlemenizde fayda var. İyi seyirler!

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!