Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Âşık mı oldunuz, aşkınızı itiraf edin. Hayatınızdan mutlu mu değilsiniz, yenisi ile değiştirin. Hayallerinizi mi gerçekleştirmek istiyorsunuz, gerçekleştirin. Kafanızda eğer soru işaretleri yoksa istediğiniz gibi bir hayatı size doğru çekmeye başlayın, çekmeye başlayın ki, mutluluk sizden yana olsun. Bazen insanın arkasına bakmadan çekip gitmesi gerekir, işte o noktada önemli olan yüreğinin götürdüğü yere gidiyor oluşudur. İç sorgu başladı mı, gitmekte zorlanabilirsiniz, ama kafaya gerçekten koyduysanız sizi durduran bir şey olmaz. Tıpkı filmdeki başkarakter gibi… Fedakârlık ve bedel ödemeyi de unutmayın tabi.

        #resim#107151#

        ‘Göç içinde göç’ kavramından yola çıkan tarihi dram filmi “Brooklyn”, İrlandalıların ülkelerini bırakıp Brooklyn‘e gitmelerini konu alıyor ve Amerikan Rüyasını şak diye yapıştırıveriyor. İrlandalıların birçok şeyi Amerikalılar gibi üretemediklerini öne süren film, Amerika’da her şeyin daha kolay olduğunu göz önüne alıyor. Gerçekten de öyle mi? 1950’li yıllar için öyle olabilir, belki ama şimdiki zamanı düşünecek olduğumuzda pek de öyle değil gibi. Mesela filmde İrlandalıların iyi mayo üretemediklerini, Amerikalılar kadar iyi düşünemediklerini ve erkeklerin saçlarına briyantin sürdüklerini dile getiren film, Amerikalıları biraz fazla övüyor. Amerika’da çok fazla İrlandalı yaşıyor bu bir gerçek, ancak hiçbir İrlandalı tam olarak Amerikalı olamaz. Köken önemlidir, çünkü köken hiçbir şekilde değişmez. Amerikalı gibi yaşamaya başlayabilirsiniz, hatta kılık kıyafetini de değiştirebilirsiniz, fakat onların kafa yapısını kendinize uyarlamanız pek mümkün değil.

        Tavırlarınızın değiştiğini farkına vardığınız zaman işte oldu artık onlardan biri oldum dersiniz, ama bir zaman sonra oraya tamamıyla ait olmadığınızı anlayıp sıla hasreti çekersiniz. Ülkenizi ziyarete gittiğinizde ise özlediğinizi hissedersiniz ve bu sizin oraya ait olduğunuzu gösterir. Şöyle düşünmeniz muhtemel: ‘bir ayağım burada, diğer ayağım orada…’

        YİNELEME TEKNİĞİNDEN FAYDALANAN FİLM

        Filmin aslında en büyük özelliği ‘yineleme’ tekniğini kullanarak bize Amerika’ya yerleşen İrlandalıların gitgide artıyor oluşunu göstermek. Genel olarak açıklamak gerekirse; Brooklyn’e gemiyle giden İrlandalılar birbirleriyle kaynaşıp Amerika hakkında konuşuyorlar, işte bu sebeple filmin başı ve sonu arasında bir bağ oluşuyor. Buradan hareketle; gemi ile İrlanda’dan Brooklyn’e çalışmaya ve eğitim görmeye giden başkarakterimiz (Eilis) gemide bir bayan ile tanışıyor ve ona Amerika hakkında bazı şeyler soruyor, filmin sonlarına doğru ise o başkarakterimiz ile bir başka bayan tanışıp aynı şeyleri ona sorunca, seyirci filme bağlanmaya başlıyor. Böylece film ve seyirci orta noktada buluşuyor.

        Gelelim başkarakterin macerasına… Başkarakter her ne kadar Brooklyn’de yaşamayı sevse de önceleri biraz zorlanıyor, ama zamanla o ülkenin kurallarını benimsemeye başlıyor. Bir de işin içine aşk girince iyice benimsiyor yeni hayatını, ta ki ülkesine bir sebepten ötürü geri dönene değin… İşte o noktada İrlanda ve Amerika arasında bir kıyas yapmaya çalışıyor. Gerçek aşkı tadan başkarakter kendi gibi göçmen (İtalyan) bir adamla ile beraber oluyor ve giderek aşkın içinde kaybolup gidiyor. Varsa yoksa aşk! Belki de âşık olmasaydı onu ülkeye bağlayan bir şey olmazdı, ya da kafa karışıklığını üzerinden atamazdı. Filmin belkemiğini zaten İrlanda ve İtalyan birlikteliği oluşturuyor. Şimdiki zamanın aşklarına benzemeyen bir aşkın, bugünün koşullarıyla lezzetli bir yemek gibi önümüze servis edilmesi, filmin orijinalliğini kanıtlıyor. Kültürler arası bir aşka kucak açan film, zaman zaman İtalya’ya özgü, zaman zaman da İrlanda’ya özgü detayları seyirciye usta bir şekilde aktarıyor. Asıl önemli olan duyguların tam anlamıyla yaşanması!

        Bayanların okuduğu Harlequin beyaz dizi aşk kitaplarını andıran film, seyirciye güzel mesajlar verip saf ve temiz duyguların hayatımız üzerindeki etkisine değiniyor. Bazı şeyleri yaşayanlar daha iyi anlar, yaşamayanlar anlamaz derler, ama filmin yönetmeni yaşamayanlara bile yaşatıyor. Oradaki karakterler aniden siz oluveriyorsunuz. Klasik bir drammış gibi dursa da, ondan çok ötesi… Gerçi şu da var; izleyicinin Amerika ve İrlanda hakkında azıcık fikir sahibi olması filmi daha iyi özümsemesine yardımcı oluyor, ama yine de şart değil…‘

        “HAYALLER GERÇEKLEŞTİRİLMELİDİR, ERTELENMEMELİDİR”

        “Hayaller gerçekleştirilmelidir, ertelenmemelidir” diyen film, başkarakterin gözünden bize hem Brooklyn’i, hem de İrlanda’yı gösteriyor ve araya eklenen dikkat çekici diyaloglarla da bazı yerlere dokunuyor. Lirik bir aşk anlayışından ziyade, insanın doğal kimyasına uygun olan aşkı şekillendirerek ortaya koyuyor. Bazen de hayal ve gerçekler arasında bir denge tutturuyor. Amerikan rüyasını aktaran film, olaya objektif yaklaşarak bazı gerçekleri ironik bir biçimde perdeye yaftalıyor. Yani, ideal Hollywood mantığı yok. İnancı olmayan insanlara ders niteliği taşıyan film, süslü görsel efektleri ön plana yerleştirmeden realisttik trüklerle seyirciyi besliyor. Uzun lafın kısası film; gerçek hikâye ile seyirciyi etkilemeyi başarırım diyor. Sıradan insanların enteresan maceralarına tanık oluyor oluşumuz, bizi bir parça düşündürtüyor, sebebi de şu: keşke filmdeki gibi bir aşka sahip olsak, ya da olaylara optimist bir şekilde baksak diye iç geçiriyoruz.

        O edilen danslar, o derin bakışmalar, yoğun tutku ve daha niceleri… Bu bir rüya değil de nedir? Yalnız aklımıza hemen şöyle bir soru geliyor: Neden bütün güzellikler geçmişte yaşanıyordu, şimdi ne değişti? İnsan ilişkileri değişti ve film bize bunu hatırlatıyor, o büyülü dünyasına çekiyor. Ufak bir ara not: filmde ülkesine kısa süreli dönen başkarakter “İrlanda çok değişmiş keşke ben terk etmeden önce böyle olsaydı” diyor. Biz de şunu hatırlatıyoruz “son pişmanlık fayda etmez.” Ama film için böyle bir çatışma noktası şarttı, zira filmin finali havada kalırdı ve bizi tatmin etmezdi.

        Özetle; ‘Brooklyn’ her yaştan insanın izleyebileceği içi sıcacık olan bir dram… Farklı bir ifadeyle yazacak olursak; başarılı oyunculuklarıyla, bazı iç burkucu ve coşkulu sahneleriyle, hayat felsefesiyle ve doğa manzarasıyla seyirciyi farklı bir dünyaya ışınlayan bir zaman makinesi sanki… Geçmişe yaptığımız yolculukta, film bugün şu zamanda yaptığımız hataları yüzümüze vurmakla kalmayıp, güçlü bir tokat atıyor ve sonuna kadar mücadele etmemiz gerektiğini vurguluyor.

        Diğer Yazılar