Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Ana ailenin güneşidir. Bir ailede o olmazsa orada büyüyen çocuklar gölgede kalmış meyveler gibi olgunlaşmazlar. (Pestalozzi) 8 Mayıs Pazar günü kutlanacak olan Anneler Gününde annenizle beraber özel bir film seyretmek isterseniz, yazıya döktüğümüz “Que Horas Ela Volta” filmine bir şans verebilirsiniz. Seyrederken hem eğlenir, hem de kendinizden bir şeyler bulabilirsiniz. Filmde o kadar çok mesaj var ki, o mesajları anlayıp özümsemeniz için filme dikkatlice yoğunlaşmanız lazım, aksi takdirde hikâye havada kalabilir. Gerçek hayattan kesitler sunan filmin mizahi ve duygusal tarafının seyirciyi ortadan ikiye ayırması kuvvetle muhtemel. São Paulo’yu ve karakterleri birçok açılardan kadraja alan yönetmen Anna Muylaert, görsellikle birleştirdiği doğal mizansenlerle oldukça dikkat çekiyor.

        Anne-kız hikâyeleri her zaman özeldir ve özel oldukları için örneklerini Hollywood sinemasında sıkça görürüz. Fakat bu seferki durağımız Hollywood değil, Brezilya! Anne-kız ilişkisine samimi bir bakış atan “Que Horas Ela Volta?” (Annemle Geçen Yaz), birbirinden uzun süre ayrı kalan anne ile kızının maceralarına kucak açıyor.

        Türk ve Brezilya dizilerini andıran film, bir taraftan gözü yükseklerde olan ukala ve şımarık kız Jessica’nın anti-konformist oluşunu, diğer taraftan da anne Val’ın konformizmle olan bağını kuvvetlendiriyor. Burada anlatılmak ve irdelenmek istenen şu: anne ile kızının birbirinden farklı oluşları, yani birbirlerine tezat düşmeleri… Yalnız şu hiç unutulmamalıdır ki, karşıtların birliğinden bazen akıl almaz bir güç doğar, tıpkı Val ile Jessica gibi. 13 yıldır zengin bir ailenin evinde yardımcı olarak çalışan Val, fakirlik çektiğinden dolayı kızını geride bırakmak zorunda kalmıştır. İşte bu sebeptendir ki, Jessica sürekli düzene karşı çıkıp kuralları çiğner, ama Val’da hep bir uymacılık vardır, bu da onların kavga etmelerine patika açar.

        Söz gelimi, annesinden uzakta büyüyen Jessica, kendisini geride bıraktığı için annesine sürekli kızıyor. Ne de olsa ‘son pişmanlık fayda etmez’, lakin söz konusu fakirlik ve mecburiyet olduğunda pişmanlık bile hafif kalıyor. Aile ve klan meselesini yeni çağcıl kuramlara oturtarak ortaya koyan film, ironik ve mizahi tavrını hiçbir şekilde elden bırakmıyor. İnsan geldiği yeri unutmamalı ve kendini olduğu gibi kabul etmeli diye sert bir söylem geliştirerek Jessica’ya atıfta bulunuyor. Jessica hiçbir şekilde fakir oluşunu kabul etmiyor ve hep sahip olamayacağı şeyleri istiyor, dur butonunun bozulduğu açıkça ortada.

        AT GÖZLÜKLERİNİZİ ATIN

        Val ise içten içe suçluluk duygusu ile cebelleşiyor, ama bunu hiçbir şekilde kızına yansıtmıyor. Val onun önüne konulandan fazlasını istemiyor ve çalışmaya devam ediyor. Bazen kızı ona boyun eğiyorsun dese de aldırış etmeyip bildiğini okuyor, çünkü hayatını o şekilde benimsemiş. Hayata at gözlükleriyle bakmamak lazım, ama insan belli bir yaşa geldiğinde değişmesi çok zaman alıyor. Val’ın en iyi özelliği şükretmeyi bilmesi ve kim olduğunu inkâr etmemesi… Bazı insanlar yaptıkları işin ne olduğunu kolayca itiraf etmek istemezler, itiraf ettiklerinde ise ise utanç duyarlar. Eğer bir insan alnının teriyle para kazanıyorsa ona laf söylemek ne bize düşer, ne de bir başkasına…

        Kutsal bir tema olan anneliği işleyen film “Cennet annelerin ayakları altındadır.” mealine vurgu yaparak, yer yer feminist okumalara yelken açsa da, bir kadının ayakta tek başına durabilecek enerjiye sahip olduğunu belirtiyor. Tüm bu anlatılanlar doğrultusunda önümüzde bir kadın filmi olduğu gerçeğini yadsıyamayız, ama hikâyedeki belli başlı sorunların çözümünde erkek karakterlerin payı büyük. Genel itibariyle, nesil farkına vurgu yapan film gençlerin ve yetişkinlerin aynı düşünce yapılarına sahip olmadıklarını, aralarında neredeyse kocaman bir uçurum olduğunu öne sürüyor. Film onları orta noktada birleştirmeye çalışırken, ortaya çok enteresan bilgiler dökülüyor. Her iki taraf da birbirinden bir şeyler öğreniyor, bu da onları halat misali birbirine bağlıyor, adeta limana yanaşan bir gemi misali…

        KAPİTALİZMİN GETİRDİKLERİ

        Tüm bunları bir kenara bırakıp, kapitalizme dem vuran filme geniş bir çerçeveden bakarsak; güçlünün güçsüzü ezdiğini, sadece paranın mutluluk getirmediğini, insanların ve mutluluğun para ile satın alınamayacağını perdeye güzel bir biçimde yaftalayan yönetmen, hayatın yalın halini ortaya koyuyor. Burjuvazi ve işçi sınıfı arasında bir denge tutturan film, zenginliğin ve fakirliğin şartlarını belirterek, insanı bir seçim yapmaya zorluyor. Burada durmak lazım, çünkü fakir olmasına karşın Val neşesini hiç kaybetmiyor ve hayatının kötü olmadığını düşünüyor. Val’ı delidolu ve esprili biri olarak tanımlayabiliriz. Yaptığı esprilere de gülmemek imkânsız. Dramatik sahnelerle harmanlanan komedi sahneleri seyirciyi düşündürtüyor ve darmadağın olmuş bir aile yaşamını yağlı boya ile resme aktarıyor. Sanki gerçekler bir portrenin içine hapsediliyor. Hiyerarşik düzenin sorunları ile seyirciyi yüzleştiren film, ekonomik savaşın sadece ülkemizde yaşanmadığını dile getirerek, o düzenin bir parçası olan insanları irdeliyor. Mesela ekonomik sıkıntı çeken insanlar bazı şeylere sahip olmak için yanıp tutuşurlar, paralı olanlar da ellerindekinin değerini bilmediklerinden ötürü har vurup harman savururlar. Net bir ifadeyle film; uç noktalarda yaşamak yerine daha sade bir hayat sürmenin insanlar adına daha karlı olacağına vurgu yapıyor.

        Ortaya çıkan analize göre; İtalyan Neo- Realizmin küllerinden doğan cinema novo’ya (yeni sinema akımı) mercek tutan Muylaert açlığı, yoksulluğu, yer yer orta sınıf sıkıntılarını daha eğlenceli bir metotla seyirciye aktarıyor. Zaten cinema novo genellikle açlık ve yoksulluğu sosyolojik, toplumsal ve ideolojik olarak inceler. Akım her ne kadar sona ermiş olsa da, Muylaert, o akımdan etkilendiğini belli ederek, hem insani, hem de sosyal sorunları; entelektüalizm ve sosyal eşitlik başlığı altında ele alıyor.

        Geldik teknik kısma… Gündelik yaşamın çerçevesini çizen Muylaert hikâyeyi yapay olmayan donelerle donatarak, seyirciye adeta teatral bir şov sergiliyor. Bunun yanı sıra, ‘yineleme’ tekniğini filme monte eden yönetmen bir sonraki sahnede yaşanacak olayları göstermeden önce, o sahne ile ilintili olan bir başka detaya doğru bizi yönlendirip, olacakları tahmin etmemizi istiyor. Yönetmen olarak başarılı olduğunu söylemekte fayda var, çünkü film güzel bir şekilde akıyor, hiçbir şekilde tıkanmıyor.

        Özetlemek gerekirse; “Que Horas Ela Volta?” filmiyle adından söz ettiren ve tahtını garantileyen Muylaert’ın filmografisine göre konuşacak olduğumuzda, ortaya çıkan sonuç oldukça tatmin edici. 2002’de çektiği “Durval Discos” adlı ilk filmiyle yedi ödül, ikinci filmi “É Proibido Fumar” ile de ülke çapında 30 ödülü kucaklayan Muylaert, Brezilya sineması için oldukça önemli bir isim, o nedenle filmleri ilgiyle izleniyor. Eğer Brezilya sinemasına merakınız varsa, filmi izlenecekler arasına almanızı öneririz. Son olarak; Muylaert’ın “Mãe Só Há Uma” filmi 66.Berlin Film Festivalinde görücüye çıktı. Umarız film Türkiye’de vizyona girer.

        Diğer Yazılar