'Sema'da aşkın tecellisini gördüm'
16 yıl Ege’de yaşadım. Oralar faaliyet alanım. Birçok seçim yaşadım, eve girdim. Kırkağaç ve Soma’ya 15 günde bir giderdim. Tecrübem şu ki, böyle olaylarda insanlar bize farklı bakıyor.
Tabii. Sevdiği, yakın hissettiği biri gibi. İnsan o sırada başını koyacak bir omuz arıyor. Biz oturduk, Sema ile, diğerleriyle konuştuk. İşimiz insanı canlandırmak olduğu için vücut dilimizle, halet-i ruhiyesini anlıyoruz onların. Yanımızda daha rahat hissediyorlar. Soma’da, Enerji Bakanımıza, “Ailelerin oraya üniformalı insan yollamayın” dedim.
Bakan beyle tanışıklığım var. AK Parti Manisa milletvekili eski bir ağabeyim. Yakınlarını bekleyen insanlardan ailece görüştüğüm var. Ülkü Ocağı başkanlığım döneminde bölge başkanlığımı yapmış, Kırkağaç ilçe başkanlığımı yapmış veya tiyatro oyunumu organize etmiş. Her yıl Soma ve Kırkağaç’a iki kez turneye giderim. 30 yıl aksamadı. Sayın Bakan’ı görünce yanına gittim.
Kabineden başka kim görevlendirilebilirdi, bilmiyorum. Gittim uykusuzdu, ayrıldım uykusuz. Orayı hiç terk etmedi.
Yok canım. Sabah AFAD’da kahvaltı yapıyordu, öğlen yediğini görmedim. Akşam da Kızılay çadırında çorba içerdi. Kapısı herkese açıktı. Göğüsleyip tahammül edebiliyordu, haklı haksız ne denirse. Ha, maden ocaklarının Enerji Bakanlığı’nın yetkisinde olması ayrı mesele.
“Bu insanlar seni seviyor, adam yerine koyuyor, git dertlerine hemhal ol” dedim. Keşke başka, özellikle bayan arkadaşlarımız da olsaydı. Çünkü sen bir bayanla bir yere kadar konuşup paylaşabiliyorsun. Şok halinde insanlar. Devlete ciddi bir güven problemi var. Tehlike bu. Resmi üniforma, kravatlı biri gördüğünde insanların yüzü değişiyor. Ya “Bana ölüm haberi gelecek” ya “Bunlar yüzünden oldu” diyor.
Yeri gelir konuşuruz ya, aşk aşk aşk... Şiirler yazılmış, türküler, filmler yapılmış. Ben aşkın tecellisini gördüm Sema’da. Kendini ikna etmiyordu... Ve o son 18 kişi çıkarılana kadar Mustafa’nın sağ çıkacağına inandım. O inanıyordu çünkü. “Mustafa orada” dedi. “Ahmet abi bir köşede saklandı, onu çıkar gel” dedi. Sema’da, bunca olumsuzluğa rağmen bir aşkın nasıl tecelli ettiğini gördüm. O bir eş değildi. Önüne gelene telefonundaki Mustafa’nın yakışıklı resmini gösteriyordu. Arayamadım sonra. İyi değildi...
Bekleyenlerin çoğu kadındı. Anaydı, eşti, bacıydı. Gözümün önünden gitmiyor o. Bu olay Avrupa’da olsa çok farklı şeyler vuku bulurdu. Ama o insanlar bir tarafta Kuran okuyor, bir tarafta dua ediyor. Bu kadar tevekkül sahibi insanları ayrışmış, birbirine şüpheyle bakan insanlar haline getirdik. Necip Fazıl, “Durun kalabalıklar, bu sokak çıkmaz sokak” diyor ya. Soma bize “Durun” dedi. Ama anlaşıldığını sanmıyorum.
Pastanın tamamına sahip olma mücadelesi vermiyoruz çünkü. Biri, “Bana yüzde 45 yetiyor” diyor, öbürü yüzde 18, öbürü yüzde 25... Milli Mücadele’de 10 bin kişi kaybettik. 1984’ten 2014’e, 35 bin insan kaybettik. Sayılar anlam ifade etmemeye başladı. Bir de, ölümlü bir trafik kazası yapsanız, sekizde sekiz haklı da olsanız tutuklanırsınız. Peki o işyeri sahibi nasıl 4 gün sonra çıkıp basın toplantısı yapıyor?
Bir fotoğraf çektim, olaydan üç gün önce iş akdine son verilen işçilerin adlarını yazmışlar.
Evet.
Türkiye’de emeğin, hele şu taşeronluk sistemiyle, karşılığını alamaması problemi var. İnsanlar mecbur. “Yine madende çalışacağım, taksidim var” diyor. Ne yapsın Soma’da? Kırkağaç kavunu mu kaldı? İnsanların tercih hakkı yok. Sistemin çürümüşlüğünün bedelini, tuzu kuru olmayanlar ödüyor. Ben girdim madene. Orada nasıl şartlar varmış, çalışanın halet-i ruhiyyesi neymiş, bildiğimizi zannediyormuşuz.
Sordum, özelleştirmeden önce 2500-3000 TL alıyorlarmış. Şimdi 1400 TL alıyor. Yarısı gitti. Şeyh Edebali demiş ya, “Ey Osman, insanı yaşat ki devlet yaşasın.” Bu devletin yaşaması mümkün değil; insanını yaşatamıyor çünkü. Ha dağda öldürüyor, ha yolda, ha madende. Sürekli öldürüyor. Biliyorsun tiyatronun kökeni Yunan tragedyalarına dayanır. Orada da tanrılara kurban merasimi var. Eski tanrılar terbiyeliymiş, yılda bir kurbanla doyuyorlarmış. Şimdiki tanrılar o kadar terbiyesiz ki, 30 versen doymuyor, 301 versen doymuyor.
Hâlâ sefertaslarıyla götürdükleri yemeklerini, iş tenhalaşınca birer ikişer yiyorlar. 9 saat çalışıyor, nefes alamıyor. Kölelik sistemi. Sen de zarar eden işletmeyi kâr ettirmekle, ekonomik reform yapmakla övünüyorsun. Devlet bizim hizmetçimizdir. Ama asli görevi olan bizi yaşatmayı bir tarafa bırakıyor, devleti yaşatmak adına birtakım kararlar alıp bizi öldürüyor.
İlk Avrupa turnesine gittiğimde Belçika’da Türkleri gördüm. Ne iş yapıyorsun? Madenden emekliyim. Bakıyorum, 30 yaşında. Meğer madenler kapatılmış. Dünyada madenlerin çıkarıldığı coğrafyaya baktığın zaman resim ortaya çıkar. Sen hâlâ enerji politikanı yeraltında bu çalışma şartlarına bağlamışsan, gelişmişlik deme, kendini kandırma.
Bir Fransız ekonomist, “Dünyanın felâketi gelir adaletsizliğinden olacak” diyor. Türkiye’den 100 kişi mal varlığını yurtdışına götürse, kişi başı gelir 2500 dolara düşüyor. Neden bahsediyorsun?
Ben hep öyleydim. Bulunduğumuz ideolojik yapı içinde de barışık olamadık ki. Yıllardır Ülkücü harekete şunu söylüyorum. Biz 1 Mayıs’a neden karşıyız arkadaş? Biri izah etsin.
Danışmanlarının yediği bir halt o. Sayın Başbakan’ı öyle bir duruma düşürdüler ki... Kendisinin düşünerek söylediğine inanmıyorum.
Bölgesinde lider ülke olmayı iddia eden, bir coğrafya şekillendirilirken “Söz hakkım var” diyen, Davos’ta “one minute” duruşunu sergileyen bir ülkenin başındaki insana siz 1830’larda şu oldu, örneğini verdirtemezsiniz.
Asla. Bir iş ne kadar zor olursa olsun, kazanın tanımı vardır. 301 kişinin öldüğü bir olaya “kaza” da diyemezsiniz “kader” de. Burada alenen bir cinayet var.
Nepal’de Himalayan Gazetesi’ne bile manşet oldu. Bunun neyini soruyorsun ki bana?
Ne hakaret edilirse edilsin devletin adam dövme, öldürme hakkı yoktur. Bu tecavüzcü de olsa, PKK terör örgütü lideri de olsa böyle. Onun sağlıklı yaşamasını sağlamak, adil yargılamak, ama adalet ne diyorsa onu uygulamak görevi vardır devletin. Sokak ortasında adam dövemez devlet. Hakarete uğrasa bile.
O olayı farklı okudum. Orada bile insanımızda kendi canını, acısını ifade etme korkaklığı var. “Devletin sedyesini kirletirsem ne olur” diye düşündü o. Bu çizmeyle yatarsam hemşire fırça atar mı? E hastanede atıyordu zaten. Bunlar Acıbadem Hastanesi’nde tedavi olmuyor ki. Soma Devlet Hastanesi’nde muhtemelen öyle fırça yedi. Veya camide yedi fırçayı, “Kokan çorapla neden geliyorsun” diye.
Bu ülkede hiçbirimizin aklına bir madenci hikâyesi çekmek gelmedi. Çünkü bakmıyoruz, görmüyoruz. Gece sabaha kadar yaşayan, sabahtan akşama uyuyan bir sanatçı güruhumuz var. Yabancı kanallarda hangi dizi tutmuşsa, onun izdüşümünü çekiyorsun. İşin enteresanı o diziler ihraç ediliyor, seyreden ülkelerdeki gariplerim de zannediyor ki Türkiye böyle bir ülke. Kâbe’de tavaf ediyorum, arkadan biri asıldı. Ulan tavaf ediyorum, Kâbe’deyim. Elinde makine, “Fotoğraf çektirelim mi” diyor ya... “Acı Hayat” oynamış da orada.
“12 Eylül öncesi, sonrası, 30-40 bin insanın acısına şahit olduk. Ama 301 vatandaşımızın şehit olmasıyla, 75 milyon olarak biz öldük. Artık acılarda da beraber olma hasletimizi zedelemişiz. Millet devlete güvenmez olmuş. Bu milletin isyanı, içeride kaç kişinin kaldığı veya hatanın kimde olduğuna değil. Devlette hâlâ adaletin tecelli etmemesinden korkuluyor.”
- Umberto Eco üzerinden 'Ortaçağ'a mı dönüyoruz? okuması...9 yıl önce
- 'CIA'nın Türk Casusu' 97 yaşında sessizce öldü10 yıl önce
- 'Komünizmden çıkıp faşist oluyorlar'11 yıl önce
- Aşkın sonu Samantha mı?11 yıl önce
- 'Başbakan Saydam'ın ölümü şaibeli'11 yıl önce
- 'Cemaat Gülen'in kontrol edemeyeceği kadar genişledi'11 yıl önce
- İsim isim Ankara11 yıl önce
- 'Aile parçalanınca oyunu da kalmadı'12 yıl önce
- Filmlerdeki İstanbul12 yıl önce
- İki kıtayı birleştiren öykü12 yıl önce