ABD yapımı 'İran filmi'
Ana Lily Amirpour’un ABD’de çektiği “Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız” (A Girl Walks Home Alone at Night) İran’da geçen bir vampir hikâyesini anlatıyor
FİLM ABD’de çekilse de, öykü İran’da bir taşra kentinde geçiyor. Kadınlar sokakta başı kapalı dolaşıyor ve karakterler Farsça konuşuyor. Ama İran filmi deyince akla gelen ne varsa hepsini unutun! Çünkü yönetmen Ana Lily Amirpour, bir İran filminde görmeye alışmadığınız unsurları bir araya getiriyor: Erotizm, şiddet, western ve vampir türlerini birleştiren bir öykü... Ayrıca İran’da film çekmenin bir sürü kuralı vardır.
VAMPİRLİK VE CİNSEL ÖZGÜRLÜK
Burada o kurallar yıkılıyor. İç mekânlarda kadınları yarı çıplak, erkeklerle sevişirken görebiliyorsunuz. Dolayısıyla, herhangi bir Amerikan filmi için doğal olan bazı şeyler, “İran dekoru” önünde “müstehcen”leşerek politik anlam kazanıyorlar. İran’daki molla rejiminin kadınlar ve özel hayat üzerindeki baskısı vurgulanmasa da, arzularını tesettürün altında saklayan vampir kız (Sheila Vand), kadınlığın ve cinselliğin özgürlüğünü simgeliyor. O ve spor otomobil tutkunu Arash (Arash Marandi), özgürlük peşindeki çağdaş İran gençliğini temsil ediyorlar. Uyuşturucu müptelası Hüseyin (Marshall Manesh) ise sanki önceki neslin hastalığını, pasifliğini yansıtıyor. “Kötü adam”ın rejimi simgeleyen biri değil de, uyuşturucu tüccarı olmasını unutmayalım. Amirpour, uyuşturucularla rüyalara dalmayı gerçeklerden kaçış olarak görüyor. Vampir kız gibi kötülere karşı harekete geçmekten ve herkesin özgürce kendi hayatını yaşamasından yana.
VİDEO KLİP GÖSTERİSİ
Amirpour, Farsça konuşan karakterlerle kurduğu “İran filmi illüzyonu”nu, atmosfer ve anlatımla da yerle bir ediyor. Mekânlar İran duygusunu yansıtmaktan uzak ama Amirpour’un amacı zaten hayali bir İran. Petrol kuyuları, tekinsiz sokakları ve ölülerin atıldığı dere yatağıyla kent, bazen western filmlerindeki kasabaları bazense dışavurumcu sanat filmlerini hatırlatıyor. Amirpour, filmin yer yer video klip tadında ilerlemesinden de çekinmiyor. Kiosk ya da Radio Tehran gibi İran kökenli gruplardan Oregon’lu Federale’ın işlerine kadar uzanan şarkı listesi zengin ve renkli. Ennio Morricone’nin western müziklerini hatırlatan “Thirsty’s Return” (Federale, Meghann Hegna) ve Dariush’un “Cheshme Man” gibi parçaları özellikle dikkat çekici.
İsmiyle dahi İranlı kadınların özgürlük meselesine gönderme yapan “Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız”, genç, enerjik ve tutkulu bir film ama çok derinlikli değil. Hikâye ne yazık ki ilgiye değer bir şekilde gelişmiyor ve bir yere varmıyor. Amirpour, görüntüler ve şarkı seçimindeki özeni keşke senaryoya da gösterseymiş. Yine de seyri keyifli ve akılda kalıcı bir film olduğunu düşünüyorum.
CIA ve NSA için çalışan Edward Snowden, 2013 yılında ABD’nin internet izleme programları ve telefon konuşmaları üzerinden kendi halkını ve başka ülkeleri nasıl gözetlediğini, izlediğini kanıtlayan skandal niteliğindeki belgeleri medyaya sızdırmıştı.
Peki Snowden bu belgeleri sızdırmaya ne zaman ve niye karar verdi? Nasıl bir yöntem izledi? En iyi belgesel Oscar’ını kazanan “Citizenfour” işte bu soruların cevabını veriyor. Yönetmen Laura Poitras, Snowden’in Ocak 2013’ten itibaren kendisine Citizenfour takma adıyla gönderdiği mesajlardan başlatıyor filmini. Hong Kong’daki otel çekimleri, filmin kalbi niteliğinde... Dünyayı sarsan haberler, o odadan çıkıyor. Snowden, kameranın arkasındaki Poitras ile The Guardian yazarı Glenn Greenwald’a kararının gerekçelerini, neden medyayla birlikte ilerlemek istediğini açıklıyor. Sonra internetteki sosyal medya ve e-posta hesaplarımızın nasıl takip edildiğini anlatıyor.
HEYECAN VERİCİ BELGELER
Haberlerin medyada çıkmasının ardından Snowden’in gelecek kaygılarına da şahit oluyoruz. Özellikle, ABD her yerde Snowden’i ararken avukatların onu otelden çıkarmaya geldiği bölüm etkileyici. Tüm bu sahnelerde Snowden’in duygularını, düşüncelerini, yüzündeki kaygıyı “aracısız” olarak görebilmek filme bir çeşit “tarihten canlı yayın” havası veriyor. Snowden ile Greenwald’un hiç konuşmadan kâğıt kalemle iletişim kurduğu bölüm ise filmin meselesini çarpıcı bir biçimde özetliyor. “Citizenfour” sunduğu belgeler açısından heyecan verici bir film. Ancak belgelemenin ötesine geçip yaşadığımız dünya üzerine düşünmemizi de sağlıyor. Filmi seyrederken sadece internet ve GSM dataları üzerinden izlenmemiz üzerine paranoyaya kapılmıyoruz. Asıl korkutucu olan, bir devletin, “halkın menfaati” uğruna anayasal hakları gasp edebilme hakkını kendinde bulması.
“Citizenfour” yönetmenlik açısından da sıradan değil. Poitras elindeki çekimleri peş peşe sıralamakla yetinmiyor, özel bir anlatım dili kurarak 114 dakikalık filmi sıkılmadan izlemenizi sağlıyor.
- Zombiler bile masum kalıyor3 gün önce
- Çok satan roman uyarlaması5 gün önce
- Japonya'da yalnız bir Amerikalı19 dakika önce
- Hiperaktif spor filmi1 hafta önce
- 2025'in en iyi 20 filmi51 dakika önce
- Bu da kült olur mu?2 hafta önce
- Sinemanın gücüne övgü11 dakika önce
- Hind Rajab'ın sesini duymak25 dakika önce
- Avatar, nereye kadar gider?3 hafta önce
- Başarılı bir ilk film4 hafta önce