Wolverine, perdeyi kapatıyor
WOLVERINE’İN “solo” maceralarına odaklanan üçlemenin ikinci filmi “The Wolverine”i (2013), “X-Men dünyası”ndan kopuk bağımsız bir öykü anlattığı için sevmemiştim. Üçlemenin son filmiyse serinin akıp giden genel hikâyesi içinde kritik bir öneme sahip.
Filmin yönetmeni James Mangold’un yazdığı öykü, 2029’da açılıyor. Olaylar mutantların artık doğmadığı bir dünyada geçiyor. Serinin görsel açıdan belki de en umutsuz açılış sahneleri peş peşe geliyor... Öyle ki mutantlar açısından durum, soykırım yaşadıkları 2014 yapımı “X-Men: Geçmiş Günler Gelecek”te olduğundan bile daha kötü. O filmde hiç değilse gelecekleri için savaşıyorlardı. Burada ise savaşı çoktan kaybetmiş ve tümüyle geri çekilmiş durumdalar...
Logan (Hugh Jackman), harap bir halde çıkıyor karşımıza. Meksika sınırına yakın bir bölgede limuzin şoförlüğü yapıyor. Profesör Charles Xavier (Patrick Stewart), çölde delik deşik bir su tankının içinde saklanıyor. Bakıcısı ise gün ışığından kaçan Caliban (Stephen Merchant)... Üçü de hasta. Kaldı ki film, baştan sona hastalık ve ölüm motiflerinin etrafında dönüyor. Bütün bu karanlık içindeki tek ışık ise 11 yaşındaki gizemli kız Laura (Dafne Keen)... Logan, Charles’ın ısrarıyla Laura’yı peşine düşen adamlardan kurtarmaya çalışıyor. Ama sonra kimin kimi kurtardığı belirsizleşiyor. Hikâye ilerledikçe hem Laura’nın, Logan için özel biri olduğu ortaya çıkıyor hem de insan-mutant savaşı tarihinin gizli sayfaları açılıyor.
X-Men, en başından beri derin devletin günahlarını konu alan bir seridir. Yeni filmde de Doktor Frankenstein’ı aratmayan bilim adamı Dr. Rice’ın (Richard E. Grant) korkunç biyolojik deneylerine şahit oluyoruz. İlaçlar, zehirler, iğneler ve genetiği değiştirilmiş organizmalarla ilgili bir film bu. Mutant soykırımının çok daha sinsi yöntemlerle gerçekleştirildiği, hastanelerde ise yeni biyolojik silahlar üretildiği bir dünya var karşımızda.
Hadi, mutantlar bitmiş durumdalar ama filmde insanların hali de pek parlak değil. Bir tek çocukların aklı başında görünüyor. Özellikle Laura, sinema tarihine geçecek bir aksiyon kahramanı. Çocukların kurtuluşu Meksika’ya kaçmakta bulmaları manidâr. Beyaz faşistlerin temiz çiftçilik yapmaya çalışan azınlıkları sindirmeye çalıştığı ABD için pek umut yokmuş gibi görünüyor. Tüm bunlara karşın “Logan”ın politik bir film olduğunu öne sürmek zor. Daha çok karamsar diyebileceğimiz bir tavrı var. Bu karamsarlık çocukların dahi vahşileştiği, aşırıya kaçan bir şiddet üzerinden yansıyor beyazperdeye...
Yönetmen James Mangold’un amacı kuşkusuz Logan’ı bir tür kovboy olarak göstermek. Ama 1953 yapımı “Vadiler Aslanı”na (Shane) “pas attığı” sahnelerde sadece süper kahraman filmiyle klasik western değil, çağdaş sinemanın kıyıcılığıyla geçmişin saflığı da ister istemez karşı karşıya geliyor.
Filmde seyircinin zihnindeki 2000’li yıllara ait X-Men imgelerinin acımasızca yıkılışına da şahit oluyoruz. Charles’ın güçlerinin kontrolünü kaybetmiş olması neredeyse çevre felaketinden farksız. Yaşlandığını gördüğümüz Logan’ın yaşadığı bedensel yıkım da çarpıcı. “X-Men” serisinin bütünü açısından, trajik anlara sahip, seyredilmesi gereken özel bir film bu... Ama şiddet dozunun aşırıya kaçtığını da belirtmeliyim.
- Zombiler bile masum kalıyor38 dakika önce
- Çok satan roman uyarlaması5 gün önce
- Japonya'da yalnız bir Amerikalı19 dakika önce
- Hiperaktif spor filmi42 dakika önce
- 2025'in en iyi 20 filmi51 dakika önce
- Bu da kült olur mu?1 gün önce
- Sinemanın gücüne övgü11 dakika önce
- Hind Rajab'ın sesini duymak25 dakika önce
- Avatar, nereye kadar gider?3 hafta önce
- Başarılı bir ilk film4 hafta önce