'Şifa ve huzur' gerilimi
Büyük şehir ve ölüm imgeleriyle açılıyor film. Gökyüzünün gri karanlığına uzanan plazalardan birinde mesaiye kalmış orta yaşlı adam, kalp krizi geçirip ölüyor... Sonra genç ve hırslı finansçı Lockhart’ı (Dane DeHaan) tanıyoruz. Yönetim kurulu sahnesinde “açgözlü finansçılarla ilgili yeni bir öykü” diye düşünüyor ve şirketin CEO’sunu getirmek üzere İsviçre Alpleri’ndeki sanatoryuma giden Lockhart’ın ruhunun orada şifa bulacağını, kendini yeniden keşfedeceğini tahmin ediyoruz. Ama Lockhart’ın yolculuğu, metropolün tekinsizliğinden doğanın huzuruna ya da ölümden yaşama doğru gerçekleşmiyor. Tam aksine, gerilimin orta yerine gidiyor. Sanatoryumda bizi 200 yıllık karanlık hikâyeler, gizemli bir atmosfer, kuşku verici bir müdür (Jason Isaacs) ve tuhaf bir genç kız (Mia Goth) bekliyor.
Belirsizliklerin finale kadar sürdüğü hikâyeyi Justin Haythe ile yazan yönetmen Gore Verbinski’nin filmi belirli fobiler etrafında ördüğünü söylemek mümkün. Su ve yılan korkusu öne çıkıyor... Özellikle alternatif tedaviler, Lockhart için en büyük tehditlerden biri. “Marathon Man”i aratmayan diş işkenceleri bir yana bütün tedaviler ya suya ya yılana bağlanıyor. Tıbbın simgesi olan yılanın kuşkusuz tecavüz korkusuyla da ilgisi var. Lockhart’ın hapishanede başına gelebilecek olası bir tecavüzle tehdit edildiğini unutmayalım. Özgürlüğünü kaybetme ve delirme korkuları da ihmal edilmiyor. Verbinski’nin altan alta “alternatif tıp ve doğal tedavi fetişizmi” ni eleştirdiği söylenebilir. Ama bunların hiçbirisi bütün öyküyü dipten dibe domine eden su korkusu kadar önemli değil.
Su, film boyunca sürekli karşımızda... Sözgelimi açılış sahnesinde kalp krizi geçiren adam su içerek ferahlamaya çalışıyor ama işe yaramıyor. Sanatoryumda Lockhart’a yaşamın mucizesi olarak takdim edilse de su, hep korku ve ölümle ilgili. Rezervuarın titremesi, hastaların sürekli su içmesi bir yana kötülük hep sudan geliyor. Çünkü su, Lockhart’ın çocukken yaşadığı travmanın simgesi. Yağmur ve suya düşmek, onun için ölüm anlamına geliyor.
“Yaşam Kürü” genç kibirli Amerikalının yaşlı, mağrur Avrupa’nın gizli ve eski tehlikeleriyle karşı karşıya kaldığı filmlerden... Ama tüm bunlar ne yazık ki anlamlı bir yere bağlanmıyor. Travmasını aşıp aşmadığı bir yana, Lockhart’ın kendisiyle yüzleştiğini söylemek dahi mümkün değil. Kaldı ki sanatoryuma iyi niyetle gelmediğini biliyoruz ama bu, nedense unutturuluyor. Sonuçta, ahlaki değerleri zayıf New Yorklu finansçı, sanatoryumdaki otoriter düzeni sorgulayan ve isyan eden tek hasta oluyor. Lockhart’ın otoriteyle savaşarak tedavi olduğunu söyleyenler çıkabilir ama nasıl bir değişim yaşadığı belirsiz.
Umut verici ilk saatin ardından yavanlaşan “Yaşam Kürü” kafası karışık bir film; öykü bir yere bağlansa da temalar dağılıyor. Her şeyin en başından beri fazlasıyla tahmin edilebilir oluşu ve zengin hastaların itaat etmeleriyle vicdan azapları arasındaki ilişkinin vurgulanmaması filmin aleyhine çalışıyor. Verbinski’nin Bojan Bazelli’nin görüntüleri eşliğinde yarattığı özgün atmosfer, bir noktadan sonra filmi kurtaramıyor. Öykü zayıfladıkça anlatım cazibesini yitiriyor. Yine de korku gerilim meraklılarının ilgisini çekebilir.
- 20. Yüzyıl klasiğine 21. Yüzyıl yorumu5 dakika önce
- Zombiler bile masum kalıyor3 gün önce
- Çok satan roman uyarlaması5 gün önce
- Japonya'da yalnız bir Amerikalı19 dakika önce
- Hiperaktif spor filmi1 hafta önce
- 2025'in en iyi 20 filmi51 dakika önce
- Bu da kült olur mu?2 hafta önce
- Sinemanın gücüne övgü11 dakika önce
- Hind Rajab'ın sesini duymak4 hafta önce
- Avatar, nereye kadar gider?3 hafta önce