İnsan makineyle birleşirse...
‘MATRIX'E (1999) ilham veren yapıtlardan biri olarak kabul edilir orijinal ‘Ghost in the Shell’... Zor anlaşılır, karışık hikâyesiyle ağır tempolu bir yetişkin animasyonudur. Uzun diyaloglar dikkatle takip edilmezse, sadece entrika değil filmin temel meseleleri de gözden kaçıp gider. Film, William Gibson’un romanı ‘Neuromancer’ın (1984) açtığı yollardan ilerler ve ‘bilgisayar-insan bütünleşmesi’ni, felsefenin ‘beden-ruh ikilemi’ üzerinden ele alır...
Aynı güzergâhı takip eden yeni ‘Ghost in the Shell’, orijinalinden farklı ve basit bir hikâyeye sahip. Her şey Hanka Robotic adlı şirketin insan beynini sentetik bir bedene yerleştirmesiyle başlıyor. Beyin bilgisayarlarla direkt iletişime geçerken beden de sürekli yenilenebilen, tamir edilebilen bir makineye dönüşüyor. Scarlet Johansson’un canlandırdığı bu yeni ‘insan-makine’, 9. Birlik adlı gizli devlet biriminde Binbaşı olarak görev yaparken, insanların beyinlerini ‘hack’leyerek öldüren Kuze (Michael Pitt) adlı bir ‘hacker’ın peşine düşüyor.
Yeni filmin orijinalinden en önemli farklarından ilki, derin devlet yapılanması ‘6. Birlik’ yerine özel bir şirketi koyması... İktidarın karanlık belirsizliğinin yerini burada kapitalizme güvensizlik, kâr hırsı ve güç tutkusu alıyor. Soruşturmanın Binbaşı’nın geçmiş sırlarına doğru uzanması da bizi orijinal öyküden uzaklaştırıyor. İlk filmin en çarpıcı noktası, yeni filmde yerini Kuze’nin aldığı The Puppet Master’ın canlı bir varlıkla bütünleşme özlemi ve Binbaşı’nın bu arzuya verdiği duygusal tepkidir. Burada ne yazık ki böyle meseleler yok. Onun yerini, insan-makine birleşmesine karşı çıkarken bütünleşmenin kurbanı haline gelen karakterlerin trajedisi alıyor. Dolayısıyla ilk filmdeki varoluş problemleri, yerini politik bir bakış açısına bırakıyor. Bunlar orijinal filmin hayranları için katlanılmaz değişiklikler olabilir ama yeni hikâyenin de belirli bir cazibesi olduğu kesin.
Filmin en çarpıcı yanıysa görsel atmosferi... Yönetmen Rupert Sanders, 1990’lı yılların Japon anime estetiğini, çağımızın özel efekt teknolojisinin desteğiyle görkemli bir görsel şova dönüştürüyor. Filmde birçok sahne, imaj ve kadraj ilk filmle neredeyse bire bir aynı... Kuşkusuz 1995’in sade tarzının yeri ayrı ama yeni filmin görsel çekiciliğini küçümsemek haksızlık olur. IMAX formatında, perdeyi ful dolduran 1.85:1 oranındaki 3D metropol görüntüleri gerçekten şahane. Özellikle cadde ve sokaklardaki ‘Blade Runner’ (1982) etkisinin de altını çizelim.
Her yanından dijital reklamların fışkırdığı, devasa beton binaların insanları karınca kadar küçültüp ezdiği bir şehrin içindeyiz. Siber âlemle bütünleşmiş bir büyüklük bu ve şehrin her yanı kontrol altında. Caddelerde dijital balıkların yüzdüğü hipnotize edici bu metropol imajları ve ilk filmden devralınan melankoli duygusuyla ‘Kabuktaki Hayalet’ görsel cazibesini sonuna kadar korumayı başarıyor.
Orijinal filmden üstün yanıysa kuşkusuz Scarlett Johansson’un oyunculuğu... Bilimkurgu sevenler kaçırmasın.
- Yapay zekâdan yargıç olur mu?12 dakika önce
- 20. Yüzyıl klasiğine 21. Yüzyıl yorumu5 dakika önce
- Zombiler bile masum kalıyor3 gün önce
- Çok satan roman uyarlaması5 gün önce
- Japonya'da yalnız bir Amerikalı19 dakika önce
- Hiperaktif spor filmi1 hafta önce
- 2025'in en iyi 20 filmi51 dakika önce
- Bu da kült olur mu?2 hafta önce
- Sinemanın gücüne övgü4 hafta önce
- Hind Rajab'ın sesini duymak4 hafta önce