'Kutsal Üçlü'yle buluşma
Mack’in (Sam Worthington) “Hafta sonunu bir barakada Tanrı’yla konuşarak geçirdim” demesiyle açılıyor film. Böylelikle, hem nasıl bir film olduğunu dürüstçe belli ediyor, hem Mack’in posta kutusunda bulduğu “Baba” imzalı mektubun nereden geldiğini sezdiriyor. Mack’in çocukluk acılarıyla başlayan ilk bölüm de önemli... Kilisedeki dürüst itirafının bedelini ağır bir dayakla ödemesi ve ertesi gün komşu kadınla (Octavia Spencer) yaptığı konuşma da öyle...
Aslında ilk bölümü seyrederken “Manchester by the Sea”nin matem filmi klişelerini nasıl ters yüz ettiği bir kez daha geldi aklıma; çünkü “Baraka” nın temelleri tam da o klişeler üzerine inşa ediliyor. Mack’in dağa çıkıp karlar altındaki barakaya girmesiyle ise dini film türünün sularına doğru yelken açıyoruz.
Şiddet kullanan alkolik babayla büyümenin acılarını inançla alt etmeyi başaran Mack, baba olarak yaşadığı trajedinin ardından gelen ruhsal çöküntüyle baş edemiyor. Mack’in ve filmin sorusu en başından itibaren çok açık: Tanrı, neden kötülüklere izin veriyor? Şelalede anlattığı Kızılderili masalının ardından küçük kızı Missy’nin sorusu da aynı ama Mack’in verecek cevabı yok.
Kanadalı yazar William P.Young’un filme konu olan kitabı yazmasının nedeni ise çocuklarına bu sorunun cevabını vermek... Filmde dile getirilen cevabın yeni bir şey olmadığını söyleyebilirim. Aslına bakarsanız, Mack’in göl kenarındaki evde İsa, Kutsal Ruh, Kadın ya da Erkek Baba’yla konuştuklarında şaşırtıcı bir yan bulmak pek mümkün değil. Sonuçta, her şey Protestan Kilisesi’nin genel inanışları üzerinden ilerliyor. Rahatsız edici bir dini propagandadan söz edilemese de, matem filmlerinin “yeniden başlama” klişesi tüm eskimişliğiyle karşımıza geliyor.
Stuart Hazeldine’in yönettiği filmde yine de, yeni ve ilgiye değer şeyler var. Hıristiyanlığın “Baba, Oğul, Kutsal Ruh” üçlemesini insani karakterlere dönüştürürken getirilen yorum akılda kalıcı olabilir. Buluşmanın gerçekleştiği orman, göl, çayır çimen, ruhani ışıklar, su üzerinde yürüme gibi mucizeler ya da ilahi figürlerin etnik dağılımındaki siyasi doğruculuktan söz etmiyorum. Bunların hiçbiri heyecan verici ve orijinal değil. Bilgeliği temsil eden kadının (Alice Braga) Mack’e yukarıdan ilahi bir figür olarak bakması da müsamereden farksız.
“Baraka”yı farklı kılan, Tanrı’yı, fırında pişirdiği keki bir bardak sütle ikram eden şefkatli bir komşu kadın olarak düşünme cesareti... “Kadın Baba”nın Mack’le mutfakta yemek hazırlarken sohbet ettiği sahneyi de unutmayalım. “Öte dünya”yı sıcak aile yuvası, şöminede ateş, bahçeye açılan ev olarak düşünmek ve en önemlisi, sohbetleri öğreticilikten uzak tutmak...
Octavia Spencer’in, Sam Worthington’a “Seni ayrı bir şekilde seviyorum” demesi, filmin Tanrı’yı anne şefkatiyle özdeşleştirebildiği en güçlü an galiba... Bunlar, Protestan çevrelerden olumlu ve olumsuz tepkiler alan “Baraka”yı seyredilir hale getiren hoş fikirler. Nihai kararımı sorarsanız, “Manchester by the Sea”yi neden o kadar çok sevdiğimi bir kez daha anladım, derim...
- Aşkın ve mutluluğun peşinde11 dakika önce
- Yapay zekâdan yargıç olur mu?12 dakika önce
- 20. Yüzyıl klasiğine 21. Yüzyıl yorumu5 dakika önce
- Zombiler bile masum kalıyor3 gün önce
- Çok satan roman uyarlaması5 gün önce
- Japonya'da yalnız bir Amerikalı19 dakika önce
- Hiperaktif spor filmi1 hafta önce
- 2025'in en iyi 20 filmi51 dakika önce
- Bu da kült olur mu?2 hafta önce
- Sinemanın gücüne övgü4 hafta önce