Bir zamanlar Van'da
TürkiyeABD ortak yapımı “Osmanlı Subayı” (The Ottoman Lieutenant) 1. Dünya Savaşı’nın başladığı dönemde Van’da bulunan ve Ermenilerle Türkler arasında yaşananlara tanıklık eden Amerikalı bir hemşirenin öyküsünü anlatıyor.
Film, 1914 yılında ABD’de bir hastanede açılıyor. Kanamalı olarak hastaneye getirilen Afrika kökenli Amerikalı kapıdan geri çevriliyor. Doktorlar tedavi etmeyi reddetmekle kalmı- yor, hastaya müdahale eden hemşire Lillie’ye engel oluyorlar... Bu olaydan sonra ayrımcı- lığın yaşanmadığı bir hastanede görev yapmak isteyen Lillie (Hera Hilman), bir Hıristiyan yardımseverler toplantısında Doktor Jude’la (Josh Hartnett) tanı- şıyor. Doğu Anadolu’daki bir Amerikan hastanesinde çalı- şan Jude’un idealizminden etkilenen Lillie, ailesinin karşı çıkmasına rağmen ABD’den Van’a doğru yola çıkıyor. İstanbul’dan itibaren Lillie’ye yolculu- ğunda genç Osmanlı subayı İsmail (Michiel Huisman) eşlik ediyor. Yolda Ermeni çetelerle karşılaşıyor ve canlarını zar zor kurtarıyorlar... Van’da ise onları yaklaşan Rus-Osmanlı savaşı ve Ermenilerle Türkler arasında giderek yükselen bir gerilim bekliyor.
İdealist hemşire Lillie, olayları tarafsız olarak gözlemleyen bir Batılıyı temsil ediyor. Doktor Jude ise Lillie’nin aksine Ermenilerin tarafını tutuyor; yeri geldiğinde Ermeni çetelere destek olmaktan kaçınmıyor. Türkiye’nin 1915 olayları üzerine savunduğu tezlere ters düşmeyen bir öyküsü var filmin. Ermeni isyancılar, Türklere karşı sava- şıyor. Rus askerleri ve isyancılar arasında kalan Osmanlı ordusu ise silahsız Ermenilere zarar vermiyor. Hatta İsmail, filmin bir yerinde Türklere karşı canı pahasına Ermenileri savunuyor... Sonuçta, olayları başlatan Osmanlı - Rus savaşı; kontrolden çıkmasını sağlayan ise her
ki tarafın çeteleri... Batı’nın Ermenilere destek vererek olayları çığrından çıkardığına dair bir ima olduğu da söylenebilir. Filmin bir yerinde Haluk Bilginer’in canlandırdığı Osmanlı subayı, Amerikalı doktora “Tıpkı Roma ve Antik Yunan uygarlıkları gibi bir gün hepiniz yok olup gideceksiniz ama biz yine burada olacağız” diyor. Sinema sanatının yapısına uygun olmayan bu slogan cümle, belli ki milliyetçi seyircilerin alkışlaması için filme konulmuş... Oysa Jeff Stockwell’in senaryosu, filmin savunduğu fikirleri bu sahnedeki gibi slogan olarak değil, hikâyenin akışı ve sinema diliyle anlatmaya gayret ediyor; hamaset ve aşırı milliyetçilikten uzak duruyor.
“Yatağımdaki Düş- man”, “Gizemli Parçalar” gibi farklı türlerdeki filmlerinden tanıdığımız yönetmen Joseph Ruben, Daniel Aranyo’nun görüntüleri, Geoff Zanelli’nin müziği eşliğinde prodüksiyon kalitesi yüksek, şık bir dönem prodüksiyonuna imza atıyor. Ruben, romantik bir western havası da getiriyor filme.
Ne var ki, insanların yaşadığı öylesine büyük bir trajedi sırasında iki erkek arasında bir kavga sahnesi de içeren “klişe aşk üçgeni” öyküsü ya da Başhekim Woodruff’un (Ben Kingsley) travma kaynaklı sorunları açıkçası pek ilginç durmuyor. Filmdeki aşkın ya da Lillie’nin iç dünyasının iyi anlatıldığını söylemek de zor. Belli ki aşk öyküsü dipteki politik mesajın verilmesi için sadece bir araç...
“Osmanlı Subayı”nın 1915 olayları konusunda Türkiye’nin tarihsel tezlerini savunmak dışında öykü olarak kayda değer ve akılda kalıcı bir etki bıraktığını söylemek kolay değil. Son olarak, filmin Türkiye’de gösterilecek kopyasında fragmanda kullanılan öpüşme sahnelerinin karartıldığını da belirtelim...
- Zombiler bile masum kalıyor3 gün önce
- Çok satan roman uyarlaması5 gün önce
- Japonya'da yalnız bir Amerikalı19 dakika önce
- Hiperaktif spor filmi1 hafta önce
- 2025'in en iyi 20 filmi51 dakika önce
- Bu da kült olur mu?2 hafta önce
- Sinemanın gücüne övgü11 dakika önce
- Hind Rajab'ın sesini duymak25 dakika önce
- Avatar, nereye kadar gider?3 hafta önce
- Başarılı bir ilk film4 hafta önce