En iyi 10 savaş filmi
“Dunkirk”ün gösterimde olduğu şu günlerde sinema tarihinin en iyi savaş filmlerini hatırladık. Esir kampı filmlerini ya da savaş sırasında geçen dramları dahil etmediğimiz seçkide II. Dünya Savaşı’ndan 4, I. Dünya Savaşı’ndan 3, Vietnam Savaşı’ndan ise 2 film yer alıyor
Gel ve Gör 1985
(Idi i smotri) Yönetmen: Elem Klimov
1943 yılında Rusya’yı işgal etmek isteyen Almanlar Belarus’a kadar gelirler. Yurdunu savunmak isteyen 14 yaşında bir erkek çocuğu gönüllü olarak savaşa katılır. Gelmiş geçmiş en sert ve çarpıcı savaş filmlerinden biri... Belarus’ta yaşananları gerçek tanıklıklar üzerinden yeniden canlandıran Klimov, kahramanlık ve direnişi yücelten Sovyet savaş filmleri geleneğini bir yana bırakıp savaşın masumiyeti yok eden dehşetine odaklanıyor.
Kıyamet 1979 (Apocalypse Now)
Yönetmen: Francis Ford Coppola
Yüzbaşı Willard’ın görevi, Vietnam savaşı sırasında emir komuta zincirinden koparak Kamboçya’nın derinliklerinde tarikat kurmuş çılgın Albay Kurtz’u bulmaktır. Yolculuğu sırasında savaşın akıldışılığına ve vahşetine tanık olur. İnsanlığın bittiği, şiddetin hükmettiği bir dünyada Kurtz, çılgınlığın son noktasıdır... Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” adlı romanından yapılan bu serbest uyarlama, sadece Vietnam Savaşı’nın değil, ABD militarizminin çıkmazını en iyi anlatan filmlerden biri.
Gelibolu 1981
(Gallipoli) Yönetmen: Peter Weir
Avustralyalı iki genç koşucu, Birinci Dünya Savaşı sırasında ANZAC birliklerine katılarak Çanakkale’ye gelir ve kendilerini acımasız bir savaşın orta yerinde bulurlar... Vatanlarını koruyan Türk askerlerinin direnişine saygıyla yaklaşan film, iki gencin dostluğu üzerinden dokunaklı bir hikâye anlatıyor. Alışılmışın dışında bir tavırla savaşa yenilenlerin tarafından bakan Weir, özellikle Albinoni’nin Adagio’su ve Jean Michel Jarre’ın “Oxygene”i eşliğinde unutulmaz sahnelere imza atıyor.
II. Dünya Savaşı’nda Pasifik cephesi... James Jones’un romanından yola çıkan Malick, Guadalcanal Savaşı’nı askerlerin yaşadığı algısal ve ruhsal deneyimler üzerinden anlatıyor. Müthiş bir vahşet, askerlerin iç sesleri ve anılarıyla buluşuyor. İç sesler Malick’in şiirsel cümleleriyle şekillendirdiği düşüncelerini yansıtırken savaşın dehşetine ve anlamsızlığına dışardan bakmamızı sağlıyor. Doğayı sessiz bir tanık olarak gösteren Malick, insanın insanı neden öldürdüğünü de sorguluyor.
Bir annenin savaşta bütün evlatlarını kaybetmesini istemeyen ABD genelkurmayı, Er Ryan’ı kurtarmak için bir grup askeri görevlendirir... Kahramanlık edebiyatı yapmadan kahramanlığın anlamını sorgulayan film, ölümle yaşam arasındaki askerlerin birbirlerinden başka kimseye güvenmediği bir dünyadan manzaralar sunuyor. Savaş öyle bir şey ki kendi gerçekliğinden başka her şeyi silip atıyor. Normandiya Çıkarması’nın ilk anlarını bottaki askerlerin gözünden anlatan açılış sahnesi mükemmel.
Hitler ve Mussolini gibi diktatörlerin halkı savaştan soğutacak korkusuyla yasakladığı film, anti-militarist anlam ve önemini hâlâ koruyor. Erich Maria Remarque’ın aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan film, I. Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak orduya yazılan bir grup genç Alman askerinin başına gelenleri anlatıyor. Bireysel trajediler üzerinden savaşın anlamını ve düşman kavramını sorgulayan etkileyici bir başyapıt.
Yönetmen: Stanley Kubrick Birinci Dünya Savaşı’nda Fransız genelkurmayı çok fazla kaybın olacağı bir görev için şan peşindeki bir generali ikna eder. Görev hezimetle sonuçlanınca general, korkaklıkla suçladığı askerlerin idam edilmesini ister. Onurlu bir Albay, generalin ihtirası uğruna daha fazla askerin ölmemesi için elinden geleni yapar... Korkaklık, cesaret ve acımasız hiyerarşik düzenin varabileceği trajik noktalar üzerine çarpıcı bir klasik.
İlk bölüm, zorba çavuşun baskısıyla savaş eğitimi sırasında aklını kaybeden bir erin dramını anlatır. Vietnam’da geçen ikinci bölümde ise Amerikan askerleriyle bir tetikçi arasındaki çatışmaya odaklanan alışılmışın dışında bir şehir savaşı seyrederiz. Kubrick her iki bölümde de savaşın insan ruhuna verdiği zarara odaklanır. Savaşı, öncesi ve sonrasıyla insan ruhunu tüketen bir süreç olarak ele alır.
Ortaçağ Japonya’sında geçen bir “Kral Lear” uyarlaması. Hayatı savaşmakla geçen yaşlı kral, ülkesini üç oğlu arasında bölüştürerek sürekli barışı sağlayacağını düşünür. Karşı çıkan küçük oğlunu dinlemez. Diğer iki kardeş arasında savaş başladığında artık iktidarını kaybetmiş, sözünü kimseye dinletemeyen biridir. Kurosawa’nın genelde sabit kamerayla çektiği kalabalık savaş sahneleriyle unutulmazlaşan “Ran”, sadece görkemli bir savaş filmi değil; kibir, iktidar ve yaşlılık üzerine bir trajedi...
1942 yılında Atlantik’te görevli bir Alman denizaltısının içinde geçen boğucu ve klostrofobik bir film... Petersen, yaşam ve ölüm arasında gidip gelen denizaltının içindeki gerilim ve heyecanı ustalıkla yansıtırken ülkeleri için en iyisini yapmaya çalışan mürettebatın psikolojisini de ihmal etmiyor. Filmin başarısı, bizi karakterlerle özdeşleştirmesi ve savaş sırasında bir denizaltıda yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu gerçekçi bir tavırla yansıtması...
- 20. Yüzyıl klasiğine 21. Yüzyıl yorumu5 dakika önce
- Zombiler bile masum kalıyor3 gün önce
- Çok satan roman uyarlaması5 gün önce
- Japonya'da yalnız bir Amerikalı19 dakika önce
- Hiperaktif spor filmi1 hafta önce
- 2025'in en iyi 20 filmi51 dakika önce
- Bu da kült olur mu?2 hafta önce
- Sinemanın gücüne övgü11 dakika önce
- Hind Rajab'ın sesini duymak4 hafta önce
- Avatar, nereye kadar gider?3 hafta önce