Trende cinayet var
İlk film, Salacak iskelesinde geçen bir vapur sahnesiyle, sakin bir havada başlar. Yeni filmse Poirot’ya yumurta taşıyan bir çocuğun koşturup durduğu görüntülerle Kudüs’te açılıyor. Sonra, Poirot’nun haham, papaz ve imamın hırsızlıkla suçlandığı zor vakayı tek ipucundan yola çıkarak nasıl çözdüğüne şahit oluyoruz. Dinler arasındaki gerilimin genellikle iktidar tarafından çıkarıldığını vurgulayan sahne, Poirot’nun tarzını gösterme açısından anlamlı olsa da açıkçası filmin bütününde alakasız ve didaktik duruyor.
İlk filmde Albert Finney’in şahane Poirot’su ile bu kadar özdeşleşmiyor, tam aksine özellikle başlarda onu tutuk boyunlu eksantrik bir adam olarak uzaktan izliyorduk. Yeni filmde Kenneth Branagh’ın dinamik ve romantik dedektifinin zihninden geçen düşüncelere daha çok ortak oluyoruz. Takıntılı biçimde her şeyin doğru olmasını, dengede durmasını isteyen Poirot, finalde zor bir seçimle karşı karşıya geliyor. Olayı çözdükten sonra fazla uzatmadan aradan çekilmeyi tercih eden ilk filmin Poirot’suna göre farklı bir tavır sergiliyor, şovmenlik yapıyor. Sidney Lumet’in 1970’lerin yenilikçi ve deneyci sinemasından uzak, eski usul Hollywood tarzında çektiği ilk film, bence öykünün hakkını daha iyi veriyor, abartısız ve sade finaliyle son yorumu seyirciye bırakarak aradan çekiliyordu.
Yeni film de vasatın üstünde. Bunda Kenneth Branagh’ın özenli yönetimi ve Michelle Pfeiffer, Johnny Depp, Daisy Ridley, Penelope Cruz, Willem Dafoe, Judy Dench, Josh Gad gibi oyuncuların katkısı azımsanamaz. Branagh, yönetmen olarak öyküye hız katmak, “tek mekânda geçen, diyaloglara dayalı durağan film imajı”ndan kurtulmak için elinden geleni yapmış. Hatta biraz aksiyon, kovalamaca ve dövüş bile eklemiş. Çığ düşme sahnesini de unutmayalım. Tüm bunlar filme kuşkusuz heyecan, hareket ve tempo katıyor ama hikâyeyi derinleştirdiği söylenemez.
Filmin iyi yanları arasında kuşkusuz “oryantalist tablo” güzelliğindeki İstanbul sahneleri var. Karaköy limanı, Tarihi Yarımada’da ilerleyen tren görüntüleri ve fırından taze çıkan susamlı pidelerle betimlenen 1930’ların İstanbul’u, dijital efekt yardımıyla da olsa filme farklı bir hava katıyor. İlk filmin mütevazı İstanbul sahneleri ve gerçek dışı egzotizmine oranla daha iyi bir Türkiye imajı sunuluyor. Görüntü yönetmeni Haris Zambarloukos’un filmin bütününde de göz alıcı bir iş çıkardığını not edelim.
- Zombiler bile masum kalıyor3 gün önce
- Çok satan roman uyarlaması5 gün önce
- Japonya'da yalnız bir Amerikalı19 dakika önce
- Hiperaktif spor filmi1 hafta önce
- 2025'in en iyi 20 filmi51 dakika önce
- Bu da kült olur mu?2 hafta önce
- Sinemanın gücüne övgü11 dakika önce
- Hind Rajab'ın sesini duymak25 dakika önce
- Avatar, nereye kadar gider?3 hafta önce
- Başarılı bir ilk film4 hafta önce