Kayıp tohumun peşinde
Andrei Tarkovski'nin “Stalker” filminden esinlenen bir bilimkurgu “Buğday”... Kaplanoğlu, 35mm formatında siyah beyaz olarak çektiği filmde “yasak bölge”, “rehberle yolculuk”, “su kenarında uyumak” gibi bazı göndermelerle “Stalker”ı selamlamayı ihmal etmiyor. Üslubu değil ama hikâyesi itibarıyla Amerikan distopya geleneğine de yakın; çünkü sonuçta her şey, dünyanın kurtuluşuyla ilgili... Erol Erin'in (Jean Marc Barr) amacı, genetiğiyle oynanmış tohumların sürdürülebilirliği sorununa çözüm bulmak, açlık tehlikesini önlemek.
“Buğday”da modern hayatı temsil eden şehir ve kıtlığın, salgınların hüküm sürdüğü yoksul kırsal kesim, ölümcül sınırlarla birbirinden ayrılmış durumda. “Şehir”, mültecileri dışlayan Batı dünyasını simgeliyor sanki...
Filmde iktidar, devlet ya da şirketler üzerinden değil, kibirli bilim insanları üzerinden temsil ediliyor. Bir çocuğun şehre kabul edilip edilemeyeceğine, beynini inceleyen bilim insanları karar veriyor... Irkçılık ve ayrımcılık “bilimselleşmiş” durumda. Genetiği değiştirilmiş tohumlar da bilimin hatası... Şehri bırakıp Ölü Topraklar'a giden Cemil Akman (Ermin Bravo) karakteriyle birlikte, film kendini daha net ortaya koyuyor.
Akman, ilmi bırakıp inanmayı seçen biri. Filmde inanışlardan açıkça söz edilmiyor ama Kaplanoğlu öyküyü sembollerle dine bağlıyor; dünyanın kurtuluşunun imanda olduğunu hissettiriyor. Sözgelimi, verimli topraklar bir türbede saklanıyor. Akman'ın “karna taş bağlayarak açlığı giderme” önerisi de bir hadisten alınma...
Cemil Akman’ın Erol Erin’le yolculuğu, Hz. Musa ve Hızır Aleyhisselam’ın, Kuran’da anlatılan kıssasından izler taşıyor. “Benim yolumu izlemek zordur” diyen ve yaptıklarının nedenini açıklamayan Cemil Akman, Hızır'ı temsil ediyor. Kayığın delinmesi, kasabada taşlanmaları ve Akman’ın duvarı onarması yine bu kıssadan... Erol Erin’in düş mü gerçek mi olduğunu anlayamadığı “boğulan çocuk” öyküsü ise filmdeki Allah’a teslim olma isteğinin açık bir göstergesi...
Akman'ın kızının kadim dilleri inceleyerek yeni dil araması, Sisyphos miti, toprak terapisi gibi başka simgeler de var filmde. Ama çoğu seyircinin ön araştırma yapmadan çözemeyeceği bu simgeler, bence filmin aleyhine işliyor çünkü düz anlamlarıyla çok şey söylemiyorlar. Dolayısıyla, seyircinin “Birilerinin anladığı, benimse anlamadığım şeyler olup bitiyor” diye düşünmesi mümkün.
Kendi adıma filmde en çok karınca hikâyesini sevdim; çünkü yalın ve basit. Sadece bu hikâye üzerinden baktığınızda dahi “Buğday”, yerli bir distopya olarak önemli. İlk 30 dakikası itibarıyla nerdeyse ipnotize edici bir ritmi ve akışı var... Ne var ki, hikâye gereği bile olsa, bilimin yegâne iktidar biçimi olarak konumlandırılması rahatsız edici... Ayrıca, bir dünyayı kurtarma öyküsünün dinsel referanslarla anlatılması bence “Buğday”ı alternatif bir distopya kadar dini film haline de getiriyor. Kendi adıma, Kaplanoğlu'nun dini göndermelerini daha derinlere sakladığı, inancı öykünün özüne işlediği önceki filmlerini tercih ederim.
- 20. Yüzyıl klasiğine 21. Yüzyıl yorumu5 dakika önce
- Zombiler bile masum kalıyor3 gün önce
- Çok satan roman uyarlaması5 gün önce
- Japonya'da yalnız bir Amerikalı19 dakika önce
- Hiperaktif spor filmi1 hafta önce
- 2025'in en iyi 20 filmi51 dakika önce
- Bu da kült olur mu?2 hafta önce
- Sinemanın gücüne övgü11 dakika önce
- Hind Rajab'ın sesini duymak4 hafta önce
- Avatar, nereye kadar gider?3 hafta önce