Antalya'dan ulusal yarışma filmleri
Antalya Altın Portakal Film Festivali, ‘Yıldızların Altında’ adı verilen üç ayrı açık hava sinemasında, film ekiplerinin katıldığı gösterimlerle sürüyor. Cannes, Venedik gibi ‘majör’ festivallerden gelen ‘Drive My Car’, ‘Kahraman’ ve ‘Kürtaj’ gibi ödüllü yapımların yarışma dışı olarak yer aldığı yabancı film programı gayet iyi. Belgesel ve kısa filmler için de aynısını söylemek mümkün. Ama her yıl olduğu gibi festivalin vitrini yine ulusal uzun metraj film yarışması…
Seyircilerle festivalin ilk akşamında buluşan ‘İki Şafak Arasında’ ve ‘Zuhal’, yönetmenlerinin ilk uzun konulu filmleri olma özelliğini taşıyorlar.
‘İki Şafak Arasında’ ‘Zuhal’Nazlı Elif Durlu’nun senaryosunu Ziya Demirel’le birlikte yazdığı ve tek başına yönettiği ‘Zuhal’, duyduğu bir kedi miyavlamasıyla hayatı yavaş yavaş alt üst olan Zuhal’in (Nihal Yalçın) hikâyesini anlatıyor. Durlu, ilk baştan itibaren sesin Zuhal’in zihninden gelip gelmediği konusunu seyirci açısından belirsiz bırakıyor. Kaldı ki, sesin gerçekliği Zuhal için de belirsizliğini koruyor. Ama sesi asla duymazlıktan gelmiyor. Filmin asıl meselesinin, tam da bu ‘kabul etmeme ve sonuna kadar ısrar etme’ hali olduğu söylenebilir. Dışardan bakıldığında psikolojik sorun olarak görülebilecek durum, Zuhal açısından bir inat öyküsüne dönüşüyor. Bütün filmi birey – toplum ilişkilerinin alegorisi olarak okumak mümkün. Yalnız yaşayan ve hayatlarını başkalarının düşüncelerine göre belirlemeyen bireyler konusunda ön yargılarımızı provoke eden bir yanı da var filmin. Öyle ki, Zuhal’in asıl motivasyonunun zor durumdaki bir kediye yardım etmek olduğunu; onu hayatta tutmak istediğini dahi unutup gidiyor ve takıntısına, çevresiyle uyumsuzluğuna odaklanıyoruz. ‘Zuhal’ ince mizah duygusuna karşın seyirci açısından kolay film değil. Öyle su gibi akıp gittiği de söylenemez. Hatta kendini tekrar ettiği, süresini iyi kullanamadığı dahi öne sürülebilir. Ama kendi adıma filmin öyküsünü, fikrini, seyirciyle oynamasını ve mizah duygusunu önemsedim. Bazen çevremizdeki hayat ve insanlar hepimize tuhaf gelir, kendimizi yalnız hissederiz. Böyle zamanlarda duyularımız, duygularımız, sezgilerimiz bizi hayata ve gerçekliğe bağlar. Uyum sağlamak veya normal görünmek için kendimize ihanet etmekle sonuna kadar gitmek arasında kalırız. En doğrusu ise galiba deli ya da anormal görünme korkusunu tümüyle bir yana bırakmaktır. ‘Zuhal’in tüm bunları düşündüren bir film olarak hafızamda kalacağını düşünüyorum.
‘Kafes’Festivalin ikinci akşamında seyirciyle buluşan ilk film Cemil Ağacıkoğlu’nun ‘Kafes’iydi.
‘Eylül’ (2011), ‘Tarla’ (2016) filmleriyle tanıdığımız Ağacıkoğlu, suç filmlerini akla getiren açılış sahnesinin ardından Tarihi Yarımada’nın arka sokaklarına götürüyor bizi. Filmin ilk bölümünde olup bitenlerin nasıl bir hikâyeye bağlanacağını anlamak başta hiç kolay değil. Ama dakikalar ilerledikçe eski polis memuru Hasan’ın (Tarhan Karagöz) çekip çevirmeye çalıştığı o ucuz oteli, orada kalan göçmen kadınları ve onların çevresindeki dünyayı daha iyi tanımaya başlıyoruz. Tüm bu gözlemler, bu düşmüşlük ve kaybetmişlik hali, filmin asıl derdi haline geliyor. Hasan’ın amacı mahkemede adını temize çıkarmak, polislik mesleğine geri dönmektir ama avukat tutacak parası bile yoktur. Suç dünyasına girmemek için direnir, borç bulmaya çalışır. Kendisine ihanet ettiğini düşündüğü eski polis arkadaşı Yahya’yı (Murat Kılıç) takip ederken aklından geçenleri, yaptığı planları tam olarak kestiremeyiz. Polislikten atılmasına neden olan olaylar zinciri de bir türlü netleşmez. Ağacıkoğlu, nedenlerden ziyade sonuçlara odaklanır. Kesin olan, Hasan’ın çıkışsız bir dünyada sıkışıp kaldığı, içindeki öfkeyle savaşmakta zorlandığıdır. ‘Kafes’ odaksız ilerleyen, öykü anlatımı sorunlu bir film gibi görünüyor. Ama asıl sorun galiba ana karakterin ‘ruhsal yolculuk’, ‘keşif’ gibi dramatik süreçlerden geçmemesi; sadece olumsuz yönde belli belirsiz bir değişim yaşaması. Buna karşılık, sıkışmışlık hissini seyirciye geçirmesini bilen, en alttakilerin dünyasını gerçekçi şekilde yansıtan bir film olduğunu düşünüyorum.
‘Bağlılık: Hasan’Festivalin üçüncü akşamı gösterilen, Ferit Karahan’ın yazıp yönettiği ‘Okul Traşı’nı, Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünde kazandığı FIPRESCI ödülünün ardından daha önce izleyip ayrıntılı şekilde yazmıştım. Dileyenler o yazıyı okuyabilir.
‘Okul Traşı’ bence ulusal yarışma bölümünün en iyi filmlerinden biri. Festival dışında seyircilerle ne zaman buluşur bilmiyorum ama kendi adıma konuşursam, gösterime girdiği yılın en iyi yerli filmlerinden biri olacağına pek kuşkum yok.
Antalya’da ulusal yarışmada yer alan diğer filmlerle ilgili düşüncelerimi ve genel değerlendirmemi hafta sonu paylaşmayı düşünüyorum… Son olarak, festival filmlerinin gördüğü ilgi nedeniyle ek seanslar konduğunu belirtelim.
- Zombiler bile masum kalıyor2 gün önce
- Çok satan roman uyarlaması5 gün önce
- Japonya'da yalnız bir Amerikalı19 dakika önce
- Hiperaktif spor filmi1 hafta önce
- 2025'in en iyi 20 filmi51 dakika önce
- Bu da kült olur mu?1 gün önce
- Sinemanın gücüne övgü11 dakika önce
- Hind Rajab'ın sesini duymak25 dakika önce
- Avatar, nereye kadar gider?3 hafta önce
- Başarılı bir ilk film4 hafta önce