Anti romantik evlilik filmi
Başrollerini Ben Affleck ile Rosamund Pike’ın paylaştığı yeni David Fincher filmi “Kayıp Kız” (Gone Girl), Hollywood romantizminden uzak gerçekçi bir evlilik öyküsünü polisiye ve gerilim kalıplarında anlatıyor
David Fincher daha çok edebiyat uyarlamalarını tercih eden ve filmlerine öykü ya da senaryo yazarı olarak imza atmayan bir yönetmen. Buna karşılık, işlediği konular ve ele aldığı temalar açısından filmlerinde birçok ortak nokta bulmak mümkün. Genellikle “beyaz yakalı”, orta sınıf Amerikan erkeklerinin başarısızlık öykülerini anlatmayı seviyor. Hatırlarsak, bir kazanma hikâyesi olan “Sosyal Ağ” bile onun ellerinde kırık bir aşk filmine dönüşmüştü. Amerikan sinemasının güçlü ve sert erkeğin başarı öykülerini anlatmayı tercih ettiğini göz önüne alırsak Fincher’in alternatif bir duruşu olduğu kesin. Mutlu sonları da pek sevmeyen Fincher, erkekleri sonuçsuz arayışlar peşinde zayıflıklarıyla resmetmeyi tercih ediyor. 2012’de yayımlanan aynı adlı romanından Gillian Flynn’in kendisi tarafından sinemaya uyarlanan “Kayıp Kız”ın (Gone Girl) ana karakteri Nick Dunne (Ben Affleck) da evliliğinde ve hayatında hedeflerine ulaşamamış tipik bir Fincher erkeği. O da filme kaybolan karısını arayarak başlıyor. Ama “Kayıp Kız” sadece bir kaybeden erkek filmi değil. Farklı türleri bir araya getiren, sıra dışı bir hikâye akışı var: Hüzünlü, romantik bir aşk filmi gibi başlıyor ama bir süre sonra Nick’e cinayet şüphelisi olarak baktığımız bir polisiyeye dönüşüyor. Ardından keskin ve sürpriz bir dönüşle 1940’lı yılların kara filmlerini hatırlatan bir “meşum kadın” (femme fatale) öyküsünün içinde buluyoruz kendimizi. Finale doğru ise medyanın da işin içine girdiği imaj - gerçeklik ilişkisi ve evliliğin doğası üzerine karanlık bir komedi olup çıkıyor...
BİR AMERİKAN ÖYKÜSÜ
Her şey romantik bir New York gecesinde aşkla başlayıp, kasvetli Missouri’de yoldan çıkan problemli bir evlilikle ilgili. İlişkiye hem kadının hem erkeğin cephesinden bakan ve uzun süre kimin doğru söylediğini çaktırmayan film, evliliği hiç kimsenin masum olmadığı, yalanlarla dolu, ikiyüzlü bir oyun olarak getiriyor karşımıza. Fincher bu karamsar ve sinik yaklaşımıyla, Hollywood romantizmi ve hamasetinden biraz olsun uzaklaşıyor. Yine de bir Amerikan öyküsü bu. Fincher, öncelikle karakterlerin eylemlerine, eylemlerin sonuçlarına ve seyirciyle paylaşılan ahlaki sorgulamalara odaklanıyor. Film seyirciye “Kişisel mutluluğumuz ve çıkarlarımız için bir suça göz yummayı ve suç ortağı olmayı kabul edebilir miyiz?” diye soruyor.
Fincher’in en sevdiğim yanı, kadrajları ve görüntüleriyle seyretmekten büyük keyif aldığım atmosferler yaratması. “Kayıp Kız” da Fincher’in karanlık filmlerinden. Çiftin ev hayatı karanlığın içindeki soğuk renklerle tasvir edilirken, geçmiş daha sıcak renklerle anlatılıyor. Oyuncu seçimi mükemmel. Rosamund Pike, gerçekten ne hissettiğini hiçbir zaman tam olarak anlayamadığımız soğuk sarışın Amy Dunne için doğru bir seçim. Seyircinin her zaman iyi adam olarak görmek istediği Ben Affleck de hayatının kontrolünü kaybeden Nick karakterine “cuk” oturuyor. Hem Nick hem de seyirci için sağduyunun sesi olan ikiz kardeş Margo’da Carrie Coon’u unutmayalım. 149 dakikalık süresine rağmen dikkatinizi ayakta tutmayı başaran “Kayıp Kız”, hafızanızda yer edebilecek öyküsüyle kesinlikle seyre değer bir Fincher filmi.
Filmin notu: 7.5