"İnsan ne yerse o (mu)dur!"
Çocukluğumda baharı hasretle beklememizin bir sebebi de bütün kış beslendiğimiz kuru gıdalardan kurtulup yenilebilir taze otlara bizi kavuşturacak olmasıydı. Kılı kılına baharın gelişine göre tedarikli kullanılan kışlık erzakın dibi göründüğünde tabiat bütün bereketiyle imdadımıza yetişirdi.
Nisan yağmurlarıyla birlikte çeşit çeşit ot sarp kayalıklarda, düz tarlalarda, su kenarlarında, karın yavaş yavaş eridiği dağ başlarında boy verir, sanki bütün kış onları beklediğimizi biliyorlarmış gibi, değişik tatlarıyla kendilerini cömertçe bize sunarlardı.
Rêvas önce çıkar, sonra kivark, kerengok, kerenzer, karî, zerik, toletirş, hingedan, sipîng, loş, sêrk, hidrişe, fîrik, mendê, qaşim, dîk, siyabo, riha çevrê, giya manbilan, kerî, ala, sibit, pûng, gezing, tolik, birîndar, bêwîjan, qeselmehmûd, giya bend, catir, soryaz, çolîn... Saymaya devam etsem sabaha kadar sayarım.
Çok azının Türkçe adını biliyorum. Hani Marks’ı da fena etkilemiş olan Alman filozof Ludwig Feuerbach demiş ya “İnsan ne yerse odur,” diye, yediklerine, seni besleyen gıdalara mutlaka bir isim bulursun, sofrana gelen ama adını bilmediklerine de başkaları isim bulmuş zaten, onunla idare edersin.
*
Balık adları da öyle, derelerde avlananların birtakım adları var ama denizlerdekilere, en çok kullandıkları aletler neyse, Türkler o aletlerin isimlerini vermiş, mesela “kılıç”, mesela “kalkan” balığı… Ha bir de “sarıkanat, dil” falan var adı Türkçe olan, belki başkaları da vardır ama azdır.
Murat Belge’nin aktardığına göre Türkler denizle ve içindeki mahlukatla geç tanışmışlar. Kanuni Sultan Süleyman zamanında İstanbul’a gelen Avusturya elçisi, padişahın Amasya’da oluğunu öğrenir ve yeniden yollara düşer. Yeşilırmak kıyılarında suda oynaşan büyük büyük balıklar görür. Orada duran bir köylüye tercüman aracılığıyla bu balıkları nasıl tuttuklarını sorar, aldığı cevap pek hoştur:
Kürtlerin yaşadığı coğrafyada da çok fazla dere var ama balık adları Kürtçede de en az Türkçedeki kadar azdır.
Dağ otlarına, pancara yüzlerce isim bulmuş olan benim atalarım balıkların tümünü bir sepete koymuş hepsine ayrıntıya girmeden “masî” (balık) demiş, kolayca sıyrılmış işin içinden. (İki farklı memleketten iki Kürt’ten birisi ötekine sormuş, “Siz keçi yavrusuna ne diyorsunuz?”, ötekinin aklına yekten bir isim gelmemiş, “Biz bir şey demiyoruz, bekliyoruz, büyüyünce keçi diyoruz” cevabını vermiş.)
Ama yazının başında sözünü ettiğim otlar öyle mi? Belli ki uzun uzun incelemişler, tencereye koyup kaynatmışlar, bazılarını pişirmeden yemişler, yerken zehirli olanlar birkaç kişiyi öldürmüş, böyle böyle, deneye yanıla hayatlarına girmiş, her birisine özene bezene bir isim bulmuşlar.
Bütün bunlar mecburiyetten…
Yine Murat Belge’nin kitabından (“Tarih Boyunca Yemek Kültürü”) kalmış aklımda; Mesela “şatobiryan” nasıl pişirilir? Biliyorsunuz Fransızlar eti az pişmiş sever ama az pişirmenin kıvamını bulmak zordur, sonunda aristokratlar şöyle bir çözüm bulmuşlar: Bonfile, iki biftek arasında sandviç gibi ateşe konuyor, biftekler kömür gibi olduğunda “chateaubriand” tam kıvamında pişmiş oluyor.
Pahalıya geliyor ama hakiki zengin, parasını pulunu yaşama sanatı için harcamaktan çekinmez.
Yoksul böyle pahalı damak tatlarını aramıyor onun tek bir amacı var “karnını doyurmak”ve bir an önce işe koşmak. O, köyünün dışına çıktığı her yerde, gittiği şehirde, yabancı bir memlekette bile hep annesinin yemeğini arar, o yüzden kime sorsan, herkesin annesi güzel yemek yapar.
*
1970’lerin sonunda Zeki Ökten’in Yılmaz Güney’in senaryosundan çektiği “Sürü” filminde, uzaktan eşeğiyle yaylaya yün, tereyağı karşılığında incik boncuk, kuru meyve, lokum leblebi, tarak ayna satmaya giden çerçiyi gören iki köylü çocuğundan birisi ötekine, “İnsanın şehirde bir evi olsa, her gün kuru üzüm yer, lokum yer,” der. Çocukluğunda hangi yemeğin özlemini çekersen büyüdüğünde de o senin en sevdiğin yemek olur, gittiğinde yanına, annen mutlaka sana o yemeği yapar.
Bu sadece çocuklar için böyle değildir. Hayatının son yıllarında karnını doyuracak biraz paraya kavuşan Orhan Kemal çok yoksulluk çekmiş bir yazardır. Kızını evlendirir, bir torun sahibi olur, kızı boşanır, çocuğunu alır baba evine geri gelir. Evdekilerin bile karnını doyurmakta güçlük çeken yazar şimdi fazladan iki kişi için daha yemek bulmak zorundadır.
Eğer çocukluğun Adana’da geçmişse, kebap ve şalgam girer daima rüyalarına…
1960’lı yılların başında dostu Fikret Otyam’a yazdığı bir mektupta Orhan Kemal, “Çiğ köfte, beyti, Adana kebabı ve domates salatasıyla kafa çekmenin, çekebilmenin zevki emin ol Nobel’e namzet gösterilmekten çok daha fazla,” der.
*
İcatların kölecilik düzeninin bitmesiyle ilişkisi aşikardır. Bir şeyleri insanlara yaptırabiliyorsan makinelere ihtiyacın kalmaz. Vinçler bulunmadan önce büyük yapıların, sarayların, kiliselerin, camilerin inşaatında kim bilir kaç köle canından olmuştur?
Umbero Eco, “Bazı işleri kölelere yaptırmak icat yapmaktan daha kolaydır,” der.
Köleler sadece ağır işlerde kullanılmıyor. Mesela Mexico şehri iki okyanusa da dört yüz kilometre uzaktadır. Ama imparator da taze balık seviyor. Henüz arabaların olmadığı o çağda imparatorun sofrasına taze balık nasıl gelecek? Bir makine icat etmek yerine daha az zahmetli bir yöntem buluyorlar. Vardiyalı koşucular yetiştiriyorlar kölelerden. Onların işi bir günde, taze balığı imparatorun sofrasına yetiştirmektir. Bu koşuculardan biri balıkları alır, hızla koşmaya başlar, dört veya beş yüz metre sonra yükünü orada bekleyen başka bir koşucuya devreder, o da öbürüne, böyle böyle bir gün içinde balık tazeliğinden bir şey yitirmeden imparatorun sofrasına yetişmiş olur.
*
Zazalar soğana bayılır. İki Zaza, yol kenarında bir cesetle karşılaşmışlar. Ölmüş adamın çıkınından bir parça ekmekle bir baş kuru soğan çıkmış, iki arkadaş hayretler içinde kalmış, biri ötekine, “Ekmeği de var, soğanı da var, garibim neden ölmüş acaba?” demiş.
Soğan dedim de…
Sultan Abdülhamit yumurtayı çok seviyor ama soğanlı yumurta ve fakat sadece sarısı katılacak zira yumurtanın beyazına hünkarın alerjisi var. Soğanlı yumurtayı daha çok öğle öğününde yiyor. Ama bu yumurtayı pişirmek hüner ve sebat ister, peşinen söyleyeyim.
Öğlen yemeğinde sadece sarısıyla pişen bu soğanlı yumurtayı yedikten sonra Salah (Birsel) Bey’in aktardığına göre, 23 Mart 1889 günü akşam yemeğinde hünkarın sofrasında şu yemekler varmış:
Belli ki o gece Hünkar’ın misafirleri var, yoksa hepsini tek başına yiyecek değil ya! En çok da İngiltere Elçisi Henri Layard’ı yemeğe davet eder.
Fransa Kral’ının sarayında tuvalet yoktur, sıkıştıkları her yer onlar için tuvalettir. Türk padişahının sarayında da yemek odası yoktur, sarayın her yeri yemekhanedir. Yine Salah Bey’in aktardığına göre, otuz küsur yıl Yıldız Sarayı’nın dışına çıkmamış olan Sultan Abdülhamit sık sık, “Yahu ne zaman yerleşeceğiz? Göçebe hayatı sürüyoruz. Daha bir yemek odamız bile yok,” dermiş.
Padişahların içinde özel yemek odası olan tek padişah 3. Selim’miş. Ötekiler, tıpkı Sultan Abdülhamit gibi, sofra nerde kurulmuşsa orada yerler yemekleri ve çoğunlukla da tek başına… yemek değiştikçe kaşıklar da değişir, su altın bardaktan gelir, yemek de mutlaka gümüş tabakta olacak.
*
Yazıma başlık yaptığım Feuerbach’ın sözüne gelince. Bu sözü Marks o kadar sevmiş ki, çoğu insan bunu ona mal eder, bir kez ben de aynı hatayı yaptım, sevgili hocam Şükrü Hanioğlu nazikçe uyardı beni. Materyalist filozof bu sözle, “beslenme ile siyasi kimlik” arasında bir ilişki kurar. Karmakarışık felsefi teorisinin bozuk para edilmiş hali şu şekildedir:
Tabi ki bu teori Marks’tan sonra yerle yeksan oldu. Zira Rusya’da sürekli lahana yiyen mujikler, sürekli “bönstroganoff” yiyen aristokratların canına okudu.
Siz kulak asmayın filozofa…
- "Asabiyet"ten mustarip bir komitacının portresi23 saniye önce
- "Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa57 dakika önce
- Yaklaşan felaket!2 gün önce
- İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası55 dakika önce
- Dostoyevski neyimiz olur?48 dakika önce
- Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi?12 saat önce
- "Suphi'yi kim öldürdü?"2 gün önce
- Gazoz!32 dakika önce
- Yol ayrımında bir serbesti denemesi57 dakika önce
- Atatürk, Kemalist değildi!4 hafta önce