Hitler'in Doğum Günü'ne giden Türk heyeti!
Ölüm; Attila İlhan’ın demesiyle, “sisli bir yağmur gibi çiselemeye” başlamamıştı henüz dünyanın üzerine. Ama kara bulutlar kaplamıştı semayı, yüklüydü bulutlar, çok değil dört ay sonra 1 Eylül 1939’da uğursuz kara bir kartal kanat çırpmaya başlayacak o semada, o anın şiirini Attila İlhan şöyle yazdı:
*
O Tanrı’nın bir elçisiydi, vazifeli olarak seçilip gönderilmişti bu dünyaya, fazla yaşamayacağına biliyordu, bundandır her şeyi bir an önce yapmak istiyordu, acelesi vardı; 50. yaş günü bu yüzden bir dönüm noktasıydı.
Kutlama Komitesi’nin başında akıl hocası, çığırtkanı, tarihin gördüğü en büyük propaganda dâhisi Dr. Josef Goebbels vardı.
Kutlamalar 19 Nisan günü akşam saat beşte başladı. Führer’in geçeceği yol boyunca kalabalıklar belli bir düzen içinde birikmiş, alevli meşaleler ve devasa Nazi bayrakları yolları, şehrin her yanını süslemişti. Boş yolun sonunda Brandenburg kapısında bir adam tek başına Hitler’i bekliyordu. Bu onun yanından hiç ayrılmayan baş mimarı Albert Speer’di.
*
Sonuncu hariç, hepsi ilkel ihtiyaçlarını karşılamak için seçilmiş kişilerdi ama Speer farklıdır. Onda kendi gençliğini görüyordu. İçinde bir mimar gizliydi. Büyük mimariye duyduğu hayranlık, hayalindeki mimariden de büyüktü.
Berlin’de yaptıracağı Kupplberg’in (Kubbeli Dağ) tepesinde 290 metre yükseklikte bir kartal yer alacaktı. Bu kainatın gördüğü en devasa yapı olacaktı, ona göre “bu yapı dünyayı pençeleri arasına almış kartalla taçlandırılmalı, 1940 Olimpiyatları son defa Tokyo’da yapılacak, ondan sonra sonsuza dek Almanya’da düzenlenecek”ti.
En sevdiği kitaplar savaş ve mimarlık kitaplarıydı, bu alandaki bilgisi uzmanları bile şaşırtıyordu. Taştan yapılmamış her şeyden nefret ediyordu. Arkasına saklanamayacağından, bir de kırılabileceğinden camdan yapılmış büyük yapılardan da tiksiniyordu.
Tanıştıkları ilk gece Speer’in karısına törensel bir edayla şöyle demişti:
Bunları söylerken dört bin yıldan beri ayakta kalmış Mısır piramitleri vardı aklında. O piramitlerden farklı olarak, onlar kadar azametli ama iç mekanları da o kadar büyük olacaktı…
*
Gece yarısına doğru Speer’le birlikte gösterişli rezidansına çekildi. Odanın her tarafı, gelen hediyelerle doluydu. Ama o en çok Speer’in vereceği hediyeyi merak ediyordu.
İkisi birbirini çok iyi tanıyordu. Daha 1925 yılında Hitler Berlin için bir Zafer Anıtı planlamıştı. Bu “Kubbeli Dağ”ın yanı sıra en değer verdiği yapıydı. Bunu bilen Speer onun çizdiği taslağa uygun olarak, Zafer Anıtı’nın yüksekliği 4 metreyi bulan bir maketini yapmış, efendisi Führer’e 50. doğum günü sürprizi olarak getirmişti. Speer hediyeyi verince Führer çok duygulandı, çocuk gibi oldu. Maketin yanında durdu ve hayran gözlerle, sessizlik içinde uzun uzun baktı, orada bulunanlara coşkuyla gösterdi. Fotoğrafçısı o anı, maketin önünde dondurdu; bir hediyenin bir insanı bu kadar etkilendiğine tarihte belki de hiç rastlanmamıştır.
Canetti’ye göre, “ama gerçekten daha değerli bir şeyden, adı granite kazılmış 1.8 milyon ölüden” oluşacaktı. Böylece ölüler hem onurlandırılmış hem de yoğun bir biçimde bir araya gelmiş olacaklardı. Bir araya gelerek Hitler’in Zafer Anıtını yaratacaklardı. Bu ölüler, dört ay sonra başlatacağı İkinci Cihan Savaşı'nın değil, kendisinin de katıldığı, üstelik iki kez yaralandığı İlk Savaşın ölüleriydi. Böyle yaparak, o savaşın sonuçlarını ret ettiğini dünyaya duyuracaktı.
*
*
Speer’in Zafer Anıtı maketi hediyesinden sonra Hitler, geride kalan odalar dolusu hediyeyle ilgilenmedi bile. Oysa dünyanın her tarafından on binden fazla doğum günü hediyesi gelmişti. Mermer heykeller, tablolar, porselenler, gümüşler, antika silahlar, duvar halıları, nadir sanat eserleri, kıymetli kitaplar, hatta Titian (Tiziano Vecellio isimli İtalyan ressam)’ın bir eseri bile vardır. Hitler için “alelade” olan bu hediyelere şöyle bir baktı, bazılarını sevdi, diğerleriyle de dalga geçti.
*
Bu yazıyı yazarken; DergiPark’ta bulduğum ve bu meseleyle ilgili ender kaynaklardan birisi olan “Hitler’in 50. Doğum Günü Kutlamaları” başlıklı makalesinde Tuğba Benli, kutlamalara giden Türk heyetinin Führer’e doğum günü hediyesi olarak ne götürdüğünü yazmaz, (bir Hereke halısı, bir Devrek bastonu, bir Kütahya porselen takımı, bir Siirt battaniyesi, bilemedin şöyle keskin Bursa işi bir kasap bıçağı, olmadı vaktiyle haya burmada ecdadımızın işine çok yaramış antika bir mengene, bilemedin süslü bir ibrik yakışmaz mı Führer’e!) başka yerlerde de rastlamadım ama heyetin Berlin’e gidişi, orada geçirdiği süre, temasları ve memlekete dönüşü hakkında son derece ayrıntılı bilgiler var Benli’nin makalesinde.
Zira Hitler’in doğum gününe gitmek, ona heyetlerle hediyeler göndermek o sırada birçok devlet için en önemli vazifeydi. Gerek Hitler’in bizzat davetiyle gerek Alman Dışişlerinin resmi çağrısıyla 23 ülkeyi temsilen iki yüzü aşkın kişi katıldı bu doğum gününe.
*
Tuğba Benli’nin araştırmasına göre Nafıa (Bayındırlık) Vekili General Ali Fuat Cebesoy Başkanlığı’ndaki Türk heyeti şu şahsiyetlerden oluşuyordu:
Heyette dört ünlü gazeteci var ancak kimi kaynaklarda yazıldığı gibi bu şahsiyetler “gazeteci kimlikleriyle” değil, Cumhurbaşkanı İnönü tarafından görevlendirilen, 11 Nisan 1939 günü kabul edilen Bakanlar Kurulu kararnamesiyle resmi Türk heyetinin azaları hüviyetiyle yer alıyorlardı heyette.
Heyet, 15 Nisan gecesi Sirkeci İstasyonu’nda İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar tarafından Berlin’e uğurlandı.
Çok sonra yazacağı “Perde Aralığında” adlı kitabında Nadir Nadi, “20 Nisan günü Hitler'in ellinci doğum yılı münasebetiyle Berlin’de yapılan kutlama şenliklerinde Türkiye’den de bir heyet davet edilmişti. Genelkurmay İkinci Başkanı General Asım Gündüz’ün başkanlığındaki bu heyete Necmettin Sadak ve Falih Rıfkı Atay’la beraber Hüseyin Cahit Yalçın da katılmıştı,” diyerek babası Yunus Nadi’nin heyetteki yerini özenle gizlemeye çalıştı.
Türk basını doğum günü şenliklerini çok yakından izledi. Olup bitenler an be an, Babıali basını tarafından büyük bir coşkuyla bütün memlekete duyuruldu.
Yirmi üç ülkenin temsilcisi için düzenlenen o çay partisi yok mu, işte o partide olan her şeyin hiçbir ayrıntısı kaçırılmadı. Bizim heyet de o partideki yerini almıştı. “Akşam” ve “Yeni Sabah” gazetelerinde çıkan habere göre, çay partisinde Hitler’in o keskin gözleri en çok Türk heyetini aradı ve nihayet buldu. Heyet hemen ona takdim edildi. Nazik Führer bizim heyetteki şahsiyetlerin ellerini teker teker, bir faşiste yakışır sertlikte sıktı, manalı manalı yüzlerine baktı, her birisine ayrı ayrı iltifatlarda bulundu.
Onlara Atatürk’ten bahsetti, O’na olan hayranlığını açık etti, (oysa Atatürk’ün Hitler’den hiç haz etmediği bilinen bir şeydir!) ve şunları söyledi:
Gazete haberlerine göre Almanlar yirmi üç ülkenin heyeti arasında en çok bizim heyete ilgi göstermişti. Diğer devlet yetkilileri arasında en büyük iltifatı, geçmişi ve devlet adamı niteliğiyle Ali Fuat Cebesoy görmüştü. (Ali Fuat Cebesoy İstiklal Mahkemesi’nden paçayı zor kurtarmış bir paşadır. Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet Paşa, o dönemde gözden düşmüş Atatürk’ün bütün yakın arkadaşları gibi, onun hakkında olumsuz hiçbir şey söylememek koşuluyla hepsinin itibarını iade eder, Cebesoy da o şahsiyetlerden birisidir.)
*
Heyet azalarından memlekete ilk dönen Hüseyin Cahit Yalçın oldu. Diğerleri Almanya’nın “muhtelif mıntıkalarında tetkik seyahatlerine” çıktılar. Yalçın, kendisiyle görüşen “Son Posta” Gazetesi muhabirine şunları söyledi:
Daha sonra köşe yazdığı Yeni Sabah’ta Führer’e övgüler yağdırdı ve şunları söyledi:
Heyet üyelerinden Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Asım Gündüz, Alman ordusundaki birçok askerle Alman Harp Akademisi’nde birlikte okumuştu. Berlin’deyken önceden tanıştığı General Keitel ona cepheyi gezdirdi. Gündüz, 30 Nisan’da ekspresle İstanbul’a döndü.
Berlin’den İstanbul’a dönen Ali Fuat Cebesoy Ankara’ya gitmeden önce Pera Palas Otelinde kendisini ziyaret eden “Son Posta” muhabirine seyahatleriyle ilgili şu bilgiyi verdi:
Heyet üyelerinden Falih Rıfkı Atay ise izlenimlerini “Ulus” gazetesinde yazarak şunları söyledi:
Yazı, Hitler’in her alanda yaptığı yenilikler bol bol övüldükten şöyle sona erer:
Uzun yıllar Babıali’de gazete patronluğu, Dışişleri Bakanlığı ve bir ara Galatasaray Spor Kulübü Başkanlığı da yapan Necmettin Sadak ise, zaten “doğuştan” Almancıdır. Nazilerin kendisine bir Mercedes hediye ettiği Babıali’de dolaşan en meşhur dedikodudur. Hatta bu dedikoduya, Türkiye’deki Alman Büyükelçiliği’nin birkaç kez “kumar borçlarını” karşıladığı dedikodusunu bile ekleyenler var. Ancak Hitler düşmana esir düşmemek için bir fare deliğinde kafasına sıkınca; Necmettin Sadak da saf değiştirerek ilk haline, Ziya Gökalp’ın asistanıyken büründüğü solcu sosyoloji hocası pozlarına büründü.
*
Türk heyeti yurda döndükten dört ay sonra 1 Eylül 1939’da Hitler’in orduları Polonya’ya girdi, o anın şiirini Attila İlhan şöyle söyledi:
*
Evet “harp girdi” insanlığın kanına ve dünyanın üzerine “sisli bir yağmur gibi çiselemeye” başladı ölüm.
- "Asabiyet"ten mustarip bir komitacının portresi23 saniye önce
- "Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa57 dakika önce
- Yaklaşan felaket!2 gün önce
- İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası55 dakika önce
- Dostoyevski neyimiz olur?48 dakika önce
- Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi?12 saat önce
- "Suphi'yi kim öldürdü?"2 gün önce
- Gazoz!32 dakika önce
- Yol ayrımında bir serbesti denemesi57 dakika önce
- Atatürk, Kemalist değildi!4 hafta önce