Kış başlıyor!
Acımasız, sert esen rüzgarlara karşı; savaş meydanında gücünü, silahını ve iradesini düşmanına teslim etmiş mecalsiz askerler misali çırılçıplak kalmış ağaçlar, eteklerinde altın suyuna batırılmış gibi duran bir yığın yaprakla öyle hüzünlü, öyle çaresiz bekliyorlar ki, için acır. Pencereden onları seyrediyorum, haberleri yok benden. Çıkardıkları hışırtı, evin arkasından geçen caddede vızır vızır bir yerlere giden arabaların çıkardığı gürültüye karışıyor.
Yazı günüm; elimde Sait Faik’in “Bütün Eserler”i… Büyük bir umutla sayfalarını karıştırıyorum kitabın.
Her zaman böyle olur. Birazdan bir kelime, bir cümle, bir paragraf çıkacak karşıma. Yazı alıp başını gidecek.
*
İşte “Kış Akşamı, Maşa ve Sandalyeler”… Okumaya başlıyorum: (Yazının bundan sonrasında tırnak içindeki bold kısımlar Sait Faik'e aittir)
*
Ben yeni uzaklaştım şehirden. Sait Faik’in “inmek istediği” şehirden çıkalı iki gün oldu.
*
Şehirden beş bin kilometre uzaktayım. Dört tarafım ormanlarla kaplı. Önümde boz bulanık bir hal almış bir göl uzanıyor. Azala çoğala hüzün yağıyor gökten. Sert bir rüzgar bir ulak gibi çıkmış yola, gelmekte olan karın haberini getiriyor bana.
Evin içinde oğlumun sesi… “Baba” diyor, kızım yeni uyandı uykudan. Karım erkenden işe gitmiş. Çay kokuyor evin içi. Ekmek kızartacağım. Ama yazı yazmak için de sandalye getirmeliyim masanın önüne.
*
Sandalyesiz bir yazı masası eksik bakar insana. Bir insan gelip oturmalı masanın önüne. Masa yazarı bekler, helal olsun masayı yapan insana… “Masa” sahiden, Edip Cansever’in masası:
Hani şairin “anahtarları, bakır kaseyi, sütü, yumurtayı, pencereden gelen ışığı, bisiklet sesini, çıkrık sesini, ekmeği, havanın yumuşaklığını, aklında olup bitenleri, hayatta yapmak istediklerini, uykusunu, uyanıklığını, tokluğunu, açlığını koyduğu; bu yükle, bir iki sallanmaktan başka, bana mısın demeyen, masa da masaymış ha dediği” masa…
*
Bilgisayarımı koydum masaya. Bir fikir koydum yanına. Fikir ağırlık yapmadı. Mutfaktan doldurduğum çay dolu bardağı koydum. Sait Faik’i koydum yanına. Hikayesini de... Edip Cansever girdi araya, Sait Faik’i unuttum. Sait Faik “maşa” demişti, ben Cansever’in “masasına” gittim. “Maşa” ile “masa”… “S”nin altına bir çentik at, olsun sana hikaye… Sait Faik her işaretten bir hikaye “uydurmasını” biliyordu.
*
Yazı yazmayı bıraktım. Kalktım masadan. Dilimde Cansever’in şiiri, evin içinde maşa aradım. Maşa yok artık bu devirde. Çocukluğumda vardı, sobanın ağzında duruyordu. Gelen misafirlerin sigarasına uzanıyordu. Kedi kovalanırdı onunla… Dışarıda sessiz sessiz kar yağardı. Dayım Cebrail, Şehrazat masalının ikinci gecesindeydi. Kurtlar inerdi köye, açlıktandı.
*
Yahu bu adam benim çocukluğumu yazmış be. İstanbul’da da öyle mi yapıyorlardı çocuklar? Geceleri, kırık camın yerine yapıştırılmış naylonla zemheri soğuğa karşı çaresiz kalmış pencereyi açar, daha çok karın yağmasını dilerdik ondan başka hiç sahip tanımadığımız bu kimsesiz köyde yüce Yaradan’dan. Daha çok kar yağsın ki, serçeler iyice acıksın…
*
Böyle böyle o kadar çok serçe yakalardık ki… Yakaladığımız serçeleri ne yaptığımızı sormayın. Siz sormayın ben size “çocuklar zalimdir” diyeyim siz anlayın ne yaptığımızı.
Serçeleri, zalim, budala çocukluğu, kimsesizliği orada bırakıp beş bin kilometre uzağa gidiyorum. Evimizin yakınında bir kilise var. Bahçesinde çok ağaç var. Pencereden baktığım ağaçlar işte o ağaçlar. Rüzgara karşı mecalsiz kalmış çıplaklığından utanıyorlarmış gibi duran ağaçlar:
Burada da çok karga var. Hani eğitim sistemimizde müstesna bir yeri olan kargalar. Hep kovalanan… Tilki kurnaz, karga aptal… Yalan! Tilki şarkı söylemesini ister. Peynirini yedikten sonra şarkı söylemediği ne malum? Lapa lapa kar yağarken kargalar dut ağacına yuva yapmakla meşguldür. Ne çok yuvalarını bozdum çocukken…
*
Masadan kalktım, yazı baktı arkamdan. Kilisenin bahçesine bakıyorum elimde Sait Faik’in hikayesi, rüzgar şiddetini arttırıyor:
*
Dışarı çıkarsam üşüyeceğim. İçerde masa var, maşa yok. Sait Faik var, çocukluğum yok. Dışarında şehir var, şehirde kahve yok:
*
Hava çok soğuk. “Kötü hava yoktur, kötü giysiler vardır” diyor buradakiler. Her şeyleri mevsimliktir. Tekerlekleri, giysileri…
*
Pencerenin önünden uzaklaştım.
*
Rüzgar hız kesti. Ağaç dalları sakinleşti. Birbirine sokuldu hepsi, rüzgar öncesinin haline büründü. Bir karga kondu bir dala, dal sallandı. Gak bile demedi. Parmaklarım dolaştı harflerin üzerinde. Bir hayal esti, maşayı, masayı, hikayeyi, şiiri, Edip’i, Sait’i, kiliseyi, kışı, çingeneyi, çocukluğu, karı, rüzgarı, mesafeyi benden alıp sizin cenaha fırlattı.
Bunu yapabilecek tek bir güç vardı; o da yazıydı!
- "Asabiyet"ten mustarip bir komitacının portresi23 saniye önce
- "Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa57 dakika önce
- Yaklaşan felaket!2 gün önce
- İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası55 dakika önce
- Dostoyevski neyimiz olur?48 dakika önce
- Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi?12 saat önce
- "Suphi'yi kim öldürdü?"2 gün önce
- Gazoz!32 dakika önce
- Yol ayrımında bir serbesti denemesi57 dakika önce
- Atatürk, Kemalist değildi!4 hafta önce