Derin devlet vardı, hatta fiilen "devlet" haline gelmişti
Nedim Şener’in geçen haftalarda katıldığımız ve Mahkemenin Ergenekon davası ile ilgili verdiği beraat kararını tartıştığımız bir yayında ve benim “Derin Devlet yokmuş, dağılalım” (06.07.2019) başlıklı yazım üzerine söyledikleri üzerinden başlamış bir tartışma var. Yayında söyledikleriyle yetinmeyip sosyal medyada takipçilerini üzerime salacak video paylaşımlarıyla hadiseyi köpürtmesi iyi oldu. Böylece ben yukarıda bahsettiğim yazımı yazdım, o da pek çok kişinin taraftar olduğu tezinde ısrar etmeye devam ediyor ve görüyorum ki bu aslında önemli bir tartışma. Bazı işlerim ve araya giren konular nedeniyle kendisinin 08.07.2019’da yazdığı “Derin Devlet değil, Devlet” başlıklı yazısını yanıtlamakta geciktim.
Hemen belirtmeliyim ki, Şener’in “Derin Devlet değil, Devlet” başlıklı yazısında da vurguladığı “Türkiye’de derin devletin olmadığı, asıl sorumluların devlet görevlileri olduğu” iddiası gayet tehlikeli bir yaklaşım. Zira bu yaklaşım yakın ve uzak tarihte gerçekleşmiş birçok vahim hadisenin faturasını siyasetçilere yükleme eğilimi taşıyor.
Şener’in yakın tarihte FETÖ’nün oyuncağı haline gelerek berbat sonuçlara sebebiyet vermiş Ergenekon davalarına öfke duymasında bir anormallik yok, ama geçen hafta da yazdığım gibi, Mehmet Akif Ersoy’un yayınında söylediğim gibi, bu davaların arka planındaki derin devletle yüzleşme motivasyonunu şeytanlaştırması hayli problemli bir tavır. Zira daha sonra FETÖ tarafından çarpıtılan ve mağduriyetlere neden olan Ergenekon davasını başlangıçta destekleyen herkese özellikle gazetecilere, entelektüellere “FETÖ tezgahına ortak oldunuz” çamurunu atmak akılalır iş değil. FETÖ’nün ajandası netleştikten, yargılamalardaki tuhaflıklar ortaya çıktıktan sonra davanın işleyişini sorgulayanları da ayırmıyor, Ali Bayramoğlu gibi Nedim Şener gözaltına alındığı gün kameralara dönüp “Bu dava bugün çökmüştür” diyenlere bile, bir zamanlar kendisine yapılanın aynısını yaparak karşılık veriyor. Benim itirazım da buna. Zira bu toptancı mantık aydınlarla gazetecilerle başlayıp siyasetçileri, AK Partilileri, hatta Erdoğan’ı da FETÖ kumpasına ortak yapmayı da kapsıyor mu belli değil. Nitekim bahsi geçen yayında Ersan Şen’in “Hesabı sorulur” şeklindeki tutumu nedeniyle hem Şener’e hem Şen’e sorduğum bir soruya hâlâ cevap alabilmiş değilim. Tekrar soruyorum: “Madem derin devlet yok devlet var, madem esas itibarıyla siyasetçiler sorumlu, madem derin devletle hesaplaşma isteği FETÖ kumpasına ortak olmak, o zaman size göre Erdoğan da mı kumpasa ortak? Zira Erdoğan ‘Ergenekon’un savcısıyım’ demişti. ‘Erdoğan kumpasa ortaktır’ mı diyeceksiniz?”
Kendi görüşümü gerek yayında gerekse Şener’in konu ettiği yazıda cevapladım: Bana göre Erdoğan dönemin koşulları dikkate alındığında haklıydı. AK Partili siyasetçiler de öyle. Çünkü kapatma davası ile, emekli asker Şener Eruygur’un bazı mavazzaflarla dirsek temaslı gerçekleştirdiği Cumhuriyet Mitingi isimli gövde gösterileriyle, e-muhtıralarla çarpışıyorlardı. Askerin kendilerine darbe yapacağına ve bunun için de zemin hazırladığına inanmaları için gereken tüm koşullar mevcuttu. Sadece hükümet kandırılmadı; asker ve yandaşları da FETÖ’nün tuzağına koşa koşa gitti.
Sonra ne oldu?
FETÖ’YÜ BÜYÜTEN 28 ŞUBAT MEDYASI VE PROPAGANDALARIDIR
Şener soruma cevap vermediği gibi benim, Türkiye’de askeri vesayeti ayakta tutmak için sergilenmiş karanlık işler olarak gösterdiğim tüm olay ve olguları değillemek için 15 Temmuz’u mazeret gösteriyor. İlginç.
“Bir de trajik bir cümlesi var; ‘Ergenekon demek bir daha Yassıada olmasın demekti’ diyor. Yahu yıllarca gazetelerinde yazdığınız, kumpaslarına destek olduğunuz FETÖ’cüler, 15 Temmuz’da darbeye kalkışmadı mı, 251 insanı şehit etmedi mi, Erdoğan’ı öldürmeyi planlamadı mı?” diyor.
Ne kadar talihsiz ifadeler.
O halde adım adım gidelim:
Ben Nedim Şener’in her yayında elinde salladığı “300” kişilik listede yokum. Kibar görünümlü ince işçilikli “kumpaslarına destek olduğunuz, gazetelerinde yazdığınız FETÖ” ifadesinin tek dayanağı da bir dönem Zaman Gazetesi’nde çalışmış olmam. Neden Zaman’da çalışıyordum? Kendisi gibilerin sadece öğle arasında namaz kılan çocukları değil, başörtülüleri de hedef tahtası haline getiren medyatize İslamofobileri sayesinde başörtülü kadınların çalışabileceği gazete sayısı bir elin iki parmağını geçmiyordu da ondan.
Ayrıca şu da bir gerçektir: FETÖ’yü büyüten, serpilmesini, toplumun kılcallarına ilerlemesini, “Bakın dindarlara nasıl eziyet ediyorlar o halde gizlenelim ve örgütlenelim” mantığının kuvvetlenmesini sağlayan tam da o günlerin medyasına egemen olan İslam-Müslüman karşıtı kara propaganda dilidir. Şimdi ben de Şener’i 28 Şubat’ta zirveye ulaşan sistematik dindar düşmanlığı faaliyetlerinin ve operasyonların parçası olarak mı görmeliyim? Kendisinin mantığına göre bu doğru bir yaklaşım olur.
Ayrıca “60’ları hatırlayan insanlar için Ergenekon davaları demek, bir daha Yassıada olmasın, başbakanlar idam edilemesin demekti” cümlesinin nesi trajik? Asıl trajik olan bu alıntıyı yalanlamak için kullandığı 15 Temmuz’u, 27 Mayıs’a benzetenin kendisi olduğunu unutması. Çok değil 27 Mayıs 2019’da, “FETÖ’cüler de askeri hiyerarşi dışında hareket eden 27 Mayıs darbecilerini örnek almıştı” diye yazan kendisiydi. (27 Mayıs’ın izinde 16 Temmuz darbesi” 27 Mayıs 2019-Posta)
Doğru kısmı şu: Evet, 15 Temmuzcular 27 Mayısçıları örnek almıştı. 15 Temmuz’da Erdoğan’a suikast yapmaya çalışanlar, 27 Mayıs’ta Adnan Menderes’i alıp Yassıada’ya götürerek öldürenleri model aldılar. Nitekim, Genelkurmay askeri savcısı albay Mehmet Yüzbaşıoğlu “15 Temmuz’dan 4 ay öncesinden itibaren bütün darbecilerin eski darbeci askerlerin hatıralarını askeri kütüphanelerden aldıkları saptanmıştır” demişti.
Yanlış kısmı şu: Öyle “hiyerarşi dışında hareket eden” gibi parantezlerle yıllar yılı TSK’da egemen olan anlayışın olanlarda payı yokmuş gibi yapamazsınız.
27 Mayıs “hiyerarşi dışı hareket edenler” tarafından yapılsaydı akabinde tıpkı FETÖ gibi teşhir ve tukaka edilirdi. Adnan Menderes’in ve çalışma arkadaşlarının yargılanması o derece utanç verici, yıkıcı boyutlar almazdı. 27 Mayıs “hiyerarşi dışında” hareket edenler tarafından yapılmış olsaydı Menderes’i, Polatkan’ı, Zorlu’yu yargılayan mahkemede “askerin” borusu ötmez, idam cezası verilmezdi. Nihayetinde, eğer o darbe “hiyerarşi dışında” hareket edenler tarafından yapılsaydı darbeciler kısa sürede tel’in edilir, yollara caddelere isimleri verilmezdi. 27 Mayıs öyle “hiyerarşi dışı hareket eden” bir grup meczubun işi olsaydı 27 Mayıs günü 20 yıla yakın bir süre “resmi bayram” olarak kutlanmazdı. Daha sayalım mı?
Velhasılı, TSK’da kurmay kimliğine siyasetçileri tutuklama, idam etme hakkı veren zihniyet yıllarca hüküm sürdü. Bu zihniyetin siyaseti ipotek altına almasına ve sopa göstererek müdahale etmesine askeri vesayet diyoruz. Askeri vesayeti ayakta tutmak için her tür kirli işin altına giren yeraltı örgütlenmesine ise derin devlet…
Ayrıca bütün darbeciler FETÖ’cü imiş gibi yapmak hayli komik değil mi?
12 Eylül’de FETÖ mü vardı?
28 Şubat’ı yapanlar Çevik Birler, Erol Özkasnaklar FETÖ’cü müydü? 28 Şubat’ın hem önünden hem arkasından ağzının suları akarak koşan Kemal Gürüz, Kemal Alemdaroğlu gibi isimler FETÖ’cü müydü? Vural Savaş FETÖ’cü müydü?
“Eğer devlet adına işlenmiş bir suç varsa bu derin devletin değil, devleti yönetenlerin suçudur. Derin devlet yoktur devlet görevlileri vardır” tezine dönelim. Eğer Şener, “Bir dönem derin devlet, bilfiil devlet haline gelmişti” deseydi, bu sözün altına imzamı atardım. Çünkü Türkiye’nin bir dönemi için devlete sızmış çetelerden bahsetmek yerine kendisi çeteleşmiş bir devletten bahsetmek daha akla yakındır. Ama “Derin devlet yoktu sadece devlet vardı dolayısıyla siyasetçi sorumludur, hâlâ hayattalar gidin onlardan hesap sorun” gibi laflar, gerçekleşen bütün kirli işlerden siyasetçileri sorumlu tutmak anlamına gelir ve siyasetçilerin uğradığı sabotajların üzerini örter. Oysa bu ülkede sivil siyaseti pek çok kez sabote edenler sorumluluktan sıyrılırken siyasetçiler hatalarının da, sevaplarının da bedelini en ağır şekilde ödeyenlerden oldular. Yeteneksizliklerden dolayı suçlanabilirler, yılgınlığa düşüp iki ihaleye razı olup mücadeleyi bıraktıkları için suçlanabilirler, ama geçmişin tüm kirinden sorumlu tutulamazlar.
Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz’ın Susurluk’tan dolayı evsaflı biçimde hesap vermemeleri ve tarihin en önemsiz en tozlu yerine ışınlanmaları elbette sorgulanabilir. Hakeza Mehmet Ağar’ın “Devlet sırrıdır, açıklayamam” deyip hiçbir şey anlatmadan en az bedeli ödemiş olması da.
Ancak bunlar üzerinden ne kadar genelleme yapılabilir?
Düşünün ki ülkede başbakan olup da hapis yüzü görmeyen neredeyse yok.
Demokrat Parti’nin yanlışları vardı. Menderes, Polatkan ve Zorlu bu hataların bedelini en orantısız bir bedelle, öldürülerek ödediler.
İçişleri bakanı Namık Gedik’in intihar süsü verilmiş ölümü unutuluyor.
Bu insanların ailelerine dahi inanılmaz zorluklar çektirildiği unutuluyor. Süleyman Demirel’in Zincirbozan’da hapsedildiği unutuluyor.
Erbakan hapse atıldı.
Ecevit hapse atıldı.
Alparslan Türkeş 5 sene hapis yattı.
Turgut Özal suikast girişimine uğradı ve bu suikast girişiminin üzeri bal gibi “derin devlet” elleriyle örtbas edildi.
Rahmetli Özal’ın “Ben bunun üzerine gidemem, çok çetrefilli bir hal alır. Affettim, geçti” açıklamalarını unuttuk mu? Bir başbakan neden kendisine yapılan suikast girişiminin üzerinde gidemez, üzerinde düşündük mü? Yavuz Gökmen tarafından da, Murat Yetkin tarafından da yazıldı bunlar.
Özal’ın ölümü hakeza, hâlâ şaibeli.
Erdoğan’ın şiir okudu diye cezaevine girmişliği var.
28 Şubat’taki tavrı nedeniyle kınadığım ve kınamaya devam edeceğim Süleyman Demirel’in başına gelenler kabak gibi “derin devlet” değilse nedir? Mağdurdur Demirel. 12 Mart’ta MİT’ten darbe olacağının bilgisini alamayan Süleyman Demirel’e “iktidardaydı” demek mümkün mü? Mehmet Ali Birand’ın belgeselinde MİT Müsteşarı Fuat Doğu açıkça itiraf etmedi mi? “Neden darbeyi haber vermediniz?” sorusuna verilen cevap şu: “Söylemedim, doğru olmazdı.”
Siz ne derseniz deyin. Halk geçmiş yıllar boyunca, hep farkındaydı.
Seçilenin yönetemediğini, engellendiğini, sabote edildiğini hep bildi.
Hakeza AK Parti, iktidara gelmesine neden olan “başörtüsü yasağı” zulmünü, iktidarının onuncu yılında çözebildi. Ama halk “Sorunları çözmüyor” deyip desteklemeyi bırakmadı. Çünkü çözdürtmeyenin kimler olduğunu biliyordu.
Çünkü basiret bunu gerektirir.
Aynı halk, 15 Temmuz’u da aynı basiretle püskürttü.
- SDG'nin 48 saati: Otonomi hayali bölgesel realiteye çarptı4 saat önce
- İstanbul'un güvenlik rakamları bize ne anlatıyor?27 dakika önce
- Trump kanunu: Aldım, vurdum, susturdum3 gün önce
- Halep'in ortasına kanton barikatı kurmak...49 dakika önce
- Gazoz erkeği2 gün önce
- Ormandaki çocuklar4 hafta önce
- Pedal dönüyor ama yol da uzuyor4 hafta önce
- Michael Jackson'u bitiren yazdığı Filistin şiiri miydi?1 ay önce
- 21. Yüzyılın Frankenstein'ı Yapay Zekâ mı?1 ay önce
- Hesaplar tutarsa umut var1 ay önce