Ay Işığı'nda siyah erkek çocukları
Bu hafta vizyona giren “Moonlight” (Ay Işığı) sadece yılın değil, son 10 yılın herhalde en iyi filmi olabilir. Filmi ekim ayında Los Angeles’ta özel bir gösterimde izlediğimde de böyle düşünmüştüm.
Sunset Blvd üzerindeki Arclight sinemalarının lobisinde, farklı şehirlerde yaşadığımız için çok sık görüşemediğim bir arkadaşımla filmden önce birbirimize hayat raporu veriyorduk: Son altı ayda ne oldu, biriyle birlikte misin, iş nasıl gidiyor... Sınırlı vakitte bir tür hızlandırılmış kurs misali görüştüğümüz son günden bu yana olanları özet geçiyoruz.
Seçtiğimiz en sıradan kadeh şarap ve ortaya ısmarladığımız vasat bir atıştırmalık eşliğinde hızlı hızlı konuşuyoruz. Her bir saniyenin kıymetini bilerek.
Fakat o sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. Yüzeysel konuşma aniden derinleşiyor. Hayatta neden ilişkiler konusunda başarısız olduğumuza, nerede hata yaptığımıza değiniyoruz. Hızlı özet seansı birden karşılıklı iç dökmeye varıyor.
Böyle bir ruh haliyle izlediğim için mi çok etkilendim?
Ama sonra filmi tekrar izledim, sonra bir kez daha. Aklımdan çıkmadığını ve ruh halim o an nasıl olursa olsun beni defalarca içine çektiğini anladım.
Sanırım hiçbir filmin bu kadar arkasında durmayacağım; o yüzden inatla herkesin izlemesini istiyorum. Yönetmen Barry Jenkins Altın Küreler’de izleyenlerin filmden arkadaşlarına bahsetmelerini, herkesin birbirini filmi görmeye teşvik etmelerini istemişti. Üzerime düşen görevi yapıyorum.
Ay Işığı’nda siyah erkek çocukları mavi görünür. Tarell McCraney’nin oyununun tam adı bu. Filmdeki uyuşturucu karakteri Juan, yaşlı bir kadının kendisine böyle seslendiğini söylüyor. “Blue” bir rengin ötesinde hüzünlü de demek, hikâye tam da bu çift anlamına uyuyor.
Sürprizi bozmayacağım ama filmin ikinci bölümünde bir sınıf sahnesi var, zaten sahnenin gelişinden anlayacaksınız. Bütün salonlarda o sahnede alkış kopuyor, geleneği bozmayın.
Telluride ve Toronto film festivallerinde gösterildiğinden beri kulaktan kulağa yayılarak ciddi bir merak uyandırdı “Ay Işığı”. Hatta son yıllarda festival ve vizyon tarihi arasında bu kadar kısa süre olup da bu kadar ilgi çeken bir film daha olmamıştı diyebilirim.
Bütün bunları filmden sonra öğreneceğim: Tarell McCraney’nin Yale Drama School’da yazdığı bir tiyatro oyunundan uyarlama. Jenkins de McCraney de aynı yaşlarda olmalarına rağmen birbirlerini tanımadan yakın semtlerde büyümüş- ler. İkisinin de hayatında benzer trajediler yaşanmış, filmdekine yakın karakterler girip çıkmış.
Gösterimden sonra konuştuğum Trevante Rhodes kısa konuşmamızda kendisinden yüzde 95 daha farklı biri olduğunu söylüyor canlandırdığı karakter Chiron’un. Üç bölümden oluşan filmde Rhodes büyüyüp uyuşturucu işine giren Chiron’u canlandırıyor.
İlk bölümde kırılgan, zayıf, sürekli ezilen çocuk ve genç Chiron’u görüyoruz. İkinci bölümde Chiron’un lise yıllarını canlandıran Ashton Sanders’a izleyicilerden biri “Bu film tam olarak nedir?” diye soruyor.
Bu filmden sonra neredeyse kapağına çıkmadığı dergi kalmayacak Sanders mikrofonu eline alıp bağırıyor: “Bu film bir başyapıt.”
“Ay Işığı” öyle bir film ki kapanış jeneriğiyle bitmiyor; başka izleyen tanıdıklarıma da sordum, hepsi üzerinde düşündükçe daha da fazla beğendiklerini söyledi. Bir filmi başyapıt seviyesine yükselten, akılda kalması değil mi?
Oscar alacak mı? Keşke ama galiba hayır. Biz filmi ilk gösterimlerinde izlediğimizde “Umarım Akademi bu filmi görmezden gelmez” diye konuşmuştuk. Yani aday yapılması bile o zaman için mucizeydi. Aradan geçen aylarda ilk 3’e girdi; “La La Land” ve “Manchester by the Sea” rakipleri. Bir ihtimal “La La Land”i geçer mi?
Mahershala Ali’nin en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü alacağından ise hiç kimse kuşku duymuyor. Annesi Hıristiyan olan Ali 1999 yılının son gününde Müslüman olmuştu. Bu sene SAG ödüllerinde tam da Trump’ın Müslüman ülke vatandaşlarına uyguladığı yasağa karşı yaptığı konuşmada gözleri duygulanarak kendi dini yolculuğunu anlattı ve salonda uzun bir alkış koptu.
Bu bir gay filmi değil, kuşkusuz içinde gay’lik de önemli yer tutuyor. Bu bir siyah filmi de değil, ama tabii ki Amerika’da siyah olmanın sancılarını da yansıtıyor. Ama bütün bunlar filmin görünen motifleri, asıl derdi ise öteki olmak üzerine verdiği mesaj. Filmi bu kadar başarılı kılan, kategorilere ve kimliklere sıkıştırmayan da bu.
Filmdeki uyuşturucu satıcısı karakteri Juan bir Küba göçmeni mesela; ama Amerikalı bir siyah gibi olmaya zorlanmış.
Tıpkı hep ezilen ve sonunda olduğundan başka birine dönüşen Chiron gibi.
Hemen hemen bütün karakterler dünyada ait oldukları yeri anlamaya çalışıyor. “Ay Işığı” kimlik çatışmasıyla ilgili akla gelebilecek her türlü klişeye dokunuyor, ama sonra bambaşka bir yere bağlıyor.
Trevante Rhodes ve Ashton Sanders şimdiden büyük star olma yolunda ilerliyorlar. Rhodes’a “Hollywood’da siyah oyunculara zaten sınırlı rol var, ilk çıkışında gay bir karakter oynamaktan çekinmedin mi?” diye sordum.
Ashton Sanders ise filmdeki rolüyle en fazla özdeşleşen oyuncu. Onun da annesinin ağır uyuşturucu kullandığı bir dönem olmuş, onu da okulda belli bir şablona sokamamış hiç kimse. Filmin senaryosunu okuduğunda ne pahasına olursa olsun bu rolü almaya kararlıymış, başarısından da büyülenmiş ama hiç sürpriz olmamış. Çünkü nasıl bir film çıkacağından eminmiş. New York Times Magazine başta olmak üzere Sanders’ın filmden beri yer almadığı dergi kapağı yok gibi...
- Bu bir direniş çağrısı3 gün önce
- Trump'ın tarihi kumarı1 hafta önce
- Bu yıldan aklımda kalan12 saat önce
- Şişman ilacı1 hafta önce
- Beyaz perdenin ölüm ilanı1 ay önce
- Bolu mu Boulud mu4 hafta önce
- Et halinde bir festival sabahı1 ay önce
- Yılın en korkutucu filmi1 ay önce
- ATH-M50X1 ay önce
- Atatürk'ü Zohran'a kim öğretti1 ay önce